Mevsimler ve Virüs

Virüsler soğukta güç kazanıyor

Eskimolar bu virüse yakalanıyor mu

Tek hücreli virüsten balinalara kadar bütün canlıların bedenleri ortamın ısısından etkilenir. Bu etkilenmenin sonucu olarak bedenleri geçici bir süre güç kaybına uğrar. Beden yeni ortamda yavaş yavaş yeniden güç kazanır.

Virüsün yazın etkisinin az olduğu görüldü. Demek ki bu virüsün sıcaklarda biyolojik aktivitesi azalıyor. Yani gücü azalıyor. Takattan düşüyor. Yeniden soğuk ortama geçince tekrar eski gücüne kavuşuyor. Farklı sıcaklıklarda virüsün güç kaybı ve kazanımı mutasyon değildir.

Biz nasıl ki soğuklarda kalın elbise giyiyorsak virüs ve bakteriler de yaşadıkları normal şartların dışındaki durumlara karşı hücre çeperlerinde değişim olur.

Şunu kesin bir şekilde kabul edelim. Virüsler aptal değildir.

Hatta bir manada hiç bir canlı aptal değildir. Yani şartlara karşı bedenleri biyolojik farklılık gösterir. Yaşamak için biyolojik değişim gösterirler. Soğuğu gören virüsün hücre çeperi kalınlaşır. İnsan bedenindeki antikorlar bu kalın duvarı yıkamadan virüs hücreye girer ve hastalık yapar. Belki kışın vakaların artmasının sebebi budur. Sıcaklarda virüsün hücre çeperi daha incedir. Antikorlar kolayca virüsü parçalayabilir.

Yazın 100 virüs bir kişiyi hasta yapamayabilir. Kişinin bedeni bu 100 virüsü yenebilir. Çünkü virüslerin gücü zayıftır. Ama kışın 50 virüs aynı kişiyi hasta yapabilir.

Kuzey kutbunda yaşayan eskimoların soğuğa karşı bedenleri çok dayanıklıdır. Kanaatimce Corona bunları kolay kolay hasta edemez.

Sıcak Adana’da virüs kapıp hasta olmayan kişi bir süre için bir virüs taşıyıcısıdır. Hastlık belirtileri göstermez. Bu kişi virüs bedeninde iken soğuk Erzurum’a gidince bedendeki virüsler güç kazanır ve kişiyi hasta eder.

Deniz seviyesindeki Rize’den çıkıp, daha soğuk bir bölge olan bin metre yükseklikteki İspir’e gelen, taşıyıcı olan ve hasta olmayan kişi İspir’de virüsü yayar. İspir’de hasta olmayan Erzurum’da virüsü yayar.

Peki batıdaki illerde niçin virüs vakaları daha fazla. Bu gayet normal. İstanbul’daki yoğun trafik, araçlardaki kalabalık, hareketlilik, pazarlar ve sosyal aktiviteler yayılıma damardan etki ediyor. İkinci bir konu. 350 bin kişilik erzurum şehrinde 35 vaka olduğunu düşünelim. 16 milyon nüfuslu İstanbul’da bu hesaba göre 1600 vaka olması lazımdır.

İstanbul için önemli bir ayrıntı daha vardır. Padişah vezire sormuş. istanbul’da bir günde kaç mevsim vardır. Vezir; Sultanım İstanbul’da bir günde dört mevsim vardır deyince padişah. Vezirim “İstanbul’da bir günde 12 mevsim vardır” demiştir.

Gün içinde farklı sıcaklıklara sahip yerlerde hastalık riski fazladır. Özellikle normal grip vakaları daha fazladır. Soğuk ve serin mevsimlerde Erzurum’da gündüz dışarıda aynı elbise ile saatlerce kalan kişi bazen İstanbul’da aynı elbise ile saatlerce kalırsa hasta olabilir. Çünkü İstanbul’da hava şartları kısa sürede çok değişkendir.

Bunu şunun için söyledim. Normal grip olursanız virüse yakalanma riskiniz artar. Normal grip olmadan önce sizi misal 100 grip hasta edemezken normal gribe yakalandığınızda elli virüs sizi hasta edebilir. Fakat şu bir gerçektir. Ağır grip vakalarını atlatanların virüse yakalanma riski azalır.

Şunu önemle ifade edeyim ki sıcak evinizden bir dakika için dahi olsa sokağa ceket, palto giyinerek çıkınız. O bir dakika bir bir ömre bedeldir.

Aspirin ve Virüs

Sabahları aç karnına ASLA su içmeyiniz

Ana konuya girmeden önce bir hatırlatmada bulunacağım.

Geçmişte yaşanmış ve farklı sebeplerden kaybolmuş yüksek medeniyetlerden günümüze kalan bilgilerin tamamına ulaşmak mümkün değildir. Bu bilgilerin önemli bir kısmına teknoloji çok gelişince ulaşacağız.

Bazı kavimlerden günümüze yazılı kaynaklar kaldığı için geçmişte yalnız onların bir medeniyete sahip olduğunu söyleriz. Bu çok yanlış bir düşüncedir. Günümüze kadar gelen bilgilerin büyük bir kısmı Antik Mezopotamya, Yunan, Mısır ve Çin kaynaklıdır. Fakat Güney Amerika da çok sırlar taşımaktadır. Bu kültürler kaybolmuş yüksek medeniyetlerin tabiri caizse birer haber spikeridir. Başka hiçbir şey değildir. Habercidirler. Bu kültürlerden hemen önce yaşayan ve çok yüksek medeniyete, teknolojiye sahip milletler bu kültürlerden günümüze kalan bilgileri bilseydiler elbette güler geçerlerdi. Günümüzden 3500 yıl önce yaşamış olan Süleyman aleyhisselam çok yüksek teknolojiye sahipti. 3500 yıl önceki ilaçlara sahip değiliz.

Bütün keşflerde olduğu gibi insanlık tarihinde aspirini ilk kez keşfetmedik. Milattan çok önce Mezopotamya, Çin, Yunan ve Mısır uygarlıkları ateş, ağrı ve iltihabı tedavi etmek için içinde aspirinin ana maddesi olan söğüt ağaçlarından elde edilen özü kullandılar. Yine Çinliler romatizmal ateş, soğuk algınlığı, kanamalar ve guatr tedavisinde kavak kabuğu ve söğüt filizleri kullandılar.

Aspirin damar tıkanıklığı, kalp krizi ve felcin önlenmesi, ateş ve ağrı için faydalıdır. Son araştırmalar, aspirinin prostat, kolon, pankreas ve akciğer kanseri dâhil olmak üzere belirli kanser türlerinin büyüme oranını ve oluşumunu sınırlayabileceğini göstermiştir.

Söğüdün kabuğu ile birlikte aspirinin ana maddesi şu gıdalarda daha yüksek miktarda bulunmaktadır. Yeşilbiber, zeytin, mantarlar, domates, turp, hindiba, kayısı, böğürtlen, yaban mersini, kavun, elma, hurma, kuru üzüm, kiraz, badem, yer fıstığı, kimyon, köri, kuru dereotu, kekik, acı kırmızıbiber, zerdeçal, hardal, patates, brokoli, salatalık, bakla ve ıspanak. Tabi ki az miktarda olsa da başka gıdalarda da bulunmaktadır.

Aspirin kanı sulandırmaz. Damarların iç kısmının taşlaşıp, katılaşıp kapanmasını önleme etkisi vardır. Gıdalardan ve az hareketsizlikten kaynaklanan damarlardaki kapanma yıllar aldığı halde virüs akciğer damarlarını birkaç günde kapatabilmektedir. Gıdalardan ve hareketsizlikten kaynaklanan kapanmanın kaynağı yağlardır. Damarlarda taşlaşma olur. Fakat virüsten kaynaklanan akciğerlerdeki damarların kapanmasının kaynağı iltihaplanmadır. Taşlaşma yoktur. Akciğerlerde kan hareketi azalınca nefes darlığı olur.

Bundan başka aspirinin çok önemli bir faydası daha vardır.

Aspirinin virüs ve bakteri öldürücü özelliği vardır.

Bağırsaklarda emilen aspirin mideye zarar vermez. 100 mg yeterlidir.

Virüse yakalananların daha çok alması gerekir. Zaten doktorlar bu konuda gereğini yapıyorlar.

Sabahları aç karnınıza su ASLA içmeyiniz. Bedeni zayıflatır. Bağışıklığınız zayıflar. Suya az miktarda bal veya limon veya başka bir şey katınız.

http://www.food-info.net/uk/qa/qa-fi27.htm

Suni Yağmur projesi

Dünyayı susuzluktan kurtaracak proje

Bilim Kurulu üyesi ve Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlı Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mustafa Necmi İlhan hocanın açıklamasından alıntı

İstanbul’da barajların doluluk oranı yüzde 30’un altına düştü, “Dip suyu” tehlikesine karşı uyardı. Su kaynaklı salgınların olabileceğini belirten Prof. Dr. İlhan, “Bunların başında hepatit A, kolera geliyor” dedi.

Bu durum sadece İstanbul için geçerli olmayacaktır. Gelecekte başka bölgelerde de sağlıklı su sıkıntısı çekilecektir. Dünyada bir çok ülkede su sıkıntısı vardır. Sunduğumuz bu proje dünyadaki su problemini önemli derecede azaltabilir veya tamamen giderebilir.

Dünyanı nüfusu yüz milyar olsa da bir trilyon olsa da insanoğlu aç ve susuz kalmaz. Ama yeterli yatırımlar yapılmadığından ve yanlış politikalar yüzünden aç ve susuz bırakılabilir. Dünyada bunun bugün misalleri vardır. Suni yağmurlar insanlığın geleceğini kurtaracaktır. Peki suni bulut ve yağmur nasıl oluşturulacak.

Özet.

Depremden önce yeraltından yüksek frekanslı ses dalgaları gelir. İnsanlar bunları işitemezse de hayvanlar işitip alışılmamış davranışlarda bulunurlar. Ultrason dediğimiz yüksek frekanslı bu ses dalgaları havadaki su moleküllerini azot ve oksijen gazlarına çarpıştırır. Bu çarpışmalar su buharının ısınmasıne ve buharın yükselmesine sebep olur. Yükselen buhar bulutları oluşturur. Yağmura dönüşebilir.

Yüksek frekanslı ses dalgaları alışılmamış çok enteresan fiziksel ve kimyasal olaylara sebep olmaktadırlar. İlk defa 1934 yılında Almanyanın Cologne üniversitesinde bilimadamları H. Schultes ve H. Frenzel tarafından incelendiler. Ultrasonun atom, molekül ve biyolojik yapıya etkisi incelenmektedir. Ultrasonla su içinde bir milyon derece sıcaklık, yüz milyon atmosfer basınç ve yerin çekiminin yüz milyar katı çekim ultrasonun oluşturduğu sonoluminans olayında gözlenmiştir. Burada ultrasonun atmosfere etkisinini ve halkın gözlemlerinin birbirini tamamladığını bilimsel olarak izah edeceğiz. 

Çocukluğumdan beri halk arasında söylenen şu iki söze hala inanırım sanırım halkdan da hala iananlar mevcuttur. Birincisi “depremden sonra yağmur yağar” ikincisi ay ve güneş tutulmalarından sonra deprem olur. Ay ve güneş tutulmalarının depremle ilgisinin kurulması normaldir. Çünkü dünya güneş, ay ve gezegenlerin çekim etkisindedir bunlar bir hizaya gelince çekimleri de artar. Fakat tutulmaların depremi nasıl tetiklediği hakkında bilimsel bir çalışma yoktur dolayısıyla bilimsel bir dayanak da yoktur ancak bu olmadığı anlamına gelmez çünkü bilim olmadığını da ispat etmiş değildir sadece üzerinde çalışma yapılmamıştır. İnsanoğlunun belki binlerce yıldan beri hafızasında olan bir olayı bir bilgiyi bir halk deyişi sanıp atmak da doğru değildir. Elbette doğruluğu hakkında bir ihtimal vardır. Bu ihtimal bazı hallerde artar. Eğer iki veya daha fazla gök cismi fay hattını doksan derece ile görürse yani ay ve güneş tutulmaları deprem fay hattının tam üzerinde oluşursa ay ve güneşin deprem fay hattına etkisi maksimum olacaktır. Bu durumda fay hattının harekete geçmesi ve deprem olma ihtimali yüksek seviyeye çıkar. Nitekim 1999 da ki marmara depreminden bir hafta önce meydana gelen güneş tutulması fay hattının tam üzerinde idi. Bu tutulma İran ve Tayvan’da da yaklaşık doksan derecelik bir açı ile oluştu. Nitekim marmara depreminden hemen sonra İran ve Tayvan’da büyük depremler oldu. Eğer güneş tutulması kuzey fay hattına yakın yerde değil de akdeniz kuşağında gözlenseydi tutulmanın Marmara’da ki fay hattını etkilemesi azalacak ve belki deprem olmayacak yani tetikleyemeyecekti. Ancak tetiklenmesini kolaylaştırıp kısa bir süre sonraki tutulmada veya tektonik bir hareketle yine deprem olacaktı. 

Biz burada ikinci halk sözü üzerinde duracağız. 1988 yılında bir dergiye göndermiş olduğum bir makalede “depremin habercisi atmosferdir” tezini bilimsel kaynaklara dayanarak işlemiş ancak kaynak veremediğimiz için yazı kabul görmemişti. Bu gün bu konuda pek çok araştırma ve yazı mevcuttur, mesela esrarengiz bulutların varlığı ve elektriklenme gibi. Biz bu konuya başka bir açıdan bakacağız ve sebebini araştıracağız. Depremden sonra yağmur yağar mı yağarsa niçin. Eğer deprem kışın olursa kar mı yağar. 1980 lerde Erzurumda kışın bir deprem olmuş ve şiddetli kar yağışı olmuştu. Erzurum zaten kar yağışının fazla olduğu bir yer ancak hemen deprem öncesinde ve sonrasında şiddetli kar yağması tesadüf olmayabilir. 1999 Marmara depreminden önce de sonra da yağmur yağmadı. Fakat ertesi gece havada yüksek oranda nem vardı. Bu halk sözü doğru ise yağmur niçin yağmadı. Bunları burada açıklayacağız. 

Depremden sonra yağmur yağar sözü bazı bilimsel gerçeklere dayanmaktadır. 

Öyleyse depremden sonra yağmur niçin yağar. Depremle yağış arasında nasıl bir bilimsel izah var. Bu konuda ilk bilimsel gözlem depremden hemen önce hayvanların olağandışı davranışları. Karıncaların yüzeye çıkması, kaçışmalar ve başka beklenmedik hareketler. Hayvanlar insanların işitemediği yüksek frekanslı sesleri işitmektedirler. Bu sesler deprem fay hattında yerin altında kırılmalardan dolayı oluşan seslerdir.

Deprem olmadan hemen önce halk tarafından olduğu kesinlikle gözlenen iki olay vardır. Bu iki olay da yüksek frekanslı sesin yani ultrasonun (ultrasound)  bir sonucudur. İnsanlar tarafından işitilemeyen yüksek frekanslı ses dalgaları depremden hemen önce, deprem esnasında ve depremden hemen sonra yer altından yüzeye çıkar. Gözlenen olaylardan birincisi puslu bir hava ve ikincisi ise sessizlik. Bu iki olayı da depremden hemen önce gözlemek mümkündür. Depremden hemen önce yer yüzüne çıkan yüksek frekanslı ses dalgaları havaya yüksek oranda toz karıştırarak havada bir pusluluk oluştururlar çünkü yüksekteki toz bulutları güneş ışıklarının gelmesini azaltırlar. Aynı zamanda ultrasondan dolayı hava ısınır. Havadaki oksijen, azot ve su buharı bu ısınmaya bağlı olarak enerjisi artarak atmosferde yükselmeye başlar. Oksijen ve azot enerjisini su buharına vererek tekrar alt tabakaya geri döner. Bu olay alt katta hızlı bir basınç düşmesine sebep olur. Basınç düşmesi de ortamda bir sessizliğe yol açar. Ayrıca ultrason ve toz bulutları da işitilebilir sesin iletilmesine engel olabilir.

Deneysel çalışmalar ultrasonun su içinde luminans oluşturduğunu göstermektedir ancak bilimsel bir izahı yapılamamaktadır. Böyle bir luminans olayın Marmara depreminde olduğunu denizden ışık geldiğini işitmiştim. Gece saat 3, deprem merkezi izmit körfezi civarı, ve 45 saniye süren bir deprem. Luminans olayın gözlenmesi için en iyi şartlar mevcut. Ancak bizzat şahid olduğum bir olay var. Marmara depreminde uyanık olduğum için depremin daha başında pencereden atlamıştım. Elektrikler kesikti fakat elim çimenlere değdiğinde elektrik çarptı, bu kışın sizi statik bir elektriğin çarpması gibi bir şeydi. İkincisi dışarı çıkınca gökyüzünde bir çeşit aydınlık gördüm sanki yerdeki bir kaynak göğü aydınlatıyordu. Sönük bir aydınlıktı. 

Aynı olay Peru’da gözlenen depremde de oldu. Bunu da ultrasonla açıklamak mümkün. Ultrason dalgaları hem yer altında hem yüzeyde hem de atmosferde yüklü parçacıkların oluşmasına sebep olabilir. Bu statik enerji ışık şeklinde yayılabilir. Yer altından yayılan ultrason dalgaları havada titreşimle su moleküllerinin enerjisini arttırır ve ısınan su molekülleri yükselir ve bulutları oluştururlar. İşte bazen görülen esrarengiz bulutları bu yükselen su buharları oluşturmaktadır. 

Yağmurun oluşması için toz zerreciklerine ihtiyaç vardır depremden önce ve deprem esnasında ve sonrasında havada yüksek oranda toz bulutu vardır bu da bulutların yağmura dönüşmesine yardım eder. Eğer deprem hiç bir öncü sarsıntılar oluşturmadıysa ve aniden kırılma ile oluştuysa bu takdirde iki sebepten yağmur yağmayabilir. Birincisi depremden önce havadaki su buharı yükselmemiştir. İkincisi yerde oluşan statik elektrik su moleküllerini çekerek yükselmesini engelleyebilir. 

Ultrasonun bu özelliği dünyada su krizinin aşılmasına yardımcı olabilir mi. Mümkün olduğunu söyleyebiliriz. 50 km yarı çapındaki bir dairenin üzerine belirli aralıklarla güçlü ultrason vericileri yerleştirilir. Belirli bir zaman diliminde bu istasyonlardan atmosfere ultrason gönderilir. Bulutların oluşması çok büyük ihtimaldir. Yüksek nemli yerlerde bu projenin başarı ile uygulanabileceğine inanıyorum. Yüksek oranda neme sahip Ortadoğu’da ve dünyanın diğer bölgelerinde bu metotla yağmur yağdırılabilir. 

Ultrason ses dalgaları bulut oluşturur

Nükleer yoldan altın elde edilmesi

Simya ilmi geçmişte yüksek teknolojiyi haber veriyor

Bütün atomlar bir çekirdek ve etrafında dönen elektronlardan oluşur. Altın, gümüş, bakır, demir gibi maddelere element diyoruz. Her elementin eksi yüklü elektron sayısı ve çekirdeğindeki artı yüklü proton sayısı birbirine eşittir. Yani yükler dengededir. Buna atom numarası da denir. Bir elementin “atom ağırlığı” çekirdeğinin ağırlığına yani proton ve nötronların toplam ağırlığına eşittir. Elektronlar hesaba katılmaz.

Aynı bir elementin farklı sayıda nötronları bulunan atomları olabilir. Yani aynı elementin ağırlığı farklı bir çok atomu vardır. Fakat atomun cinsi değişmez. Ağırlığı değişir. Misal demirin 26 protonu ve 26 elektronu vardır. Bir demir atomunun çekirdeğinde 28 nötron, başka demir çekirdeklerinde 30, 31 ve 32 nötron vardır. Bunların hepsi demirdir. Çünkü proton sayısı değişmedi. Ağırlıkları değişti. Bunları elemetin sembolu ve ağılığı ile tanımlıyoruz. Misal demir için Fe-54, Fe-56 gibi. Bunlara demir atomunun izotopları diyoruz. Meyvelerin ağırlıkları değişmekle meyvenin adı değişmez. Nötron sayısı değişmekle atomun kimyasal özelliği değişmez. Bunları bir birinden ayırmak çok masraflı iştir. Her alanda kullanılan bütün demir ürünlerinin içinde farklı ağırlıkta demir vardır. Ama biz onları hiç hayal etmeyiz. Başka pek çok demir izotopu vardır. Fakat onlar uranyum, toryum gibi kararsızdırlar. Dışarı alfa, beta ve çok tehlikeli olan gama ışını verirler. Bütün elementlerin kararsız izotopları elde edilebilmektedir. Kararsız atomlar kendiliğinden kararlı hale de başka atoma da dönerler. Bazı atomlar hariç elementin atom ağırlığı arttıkça izotop sayısı da artar. Fakat nükleer laboratuvarlarda tabiatta olmayan izotoplar elde edilmektedir. Misal uranyumun yüzden fazla kararsız izotopu vardır. Proton sayısı atomun kimliğidir. Bir atomun çekirdeğinde proton sayısı değişince elementin kimliği değişir.

İzotopları birbirinden ayırmak çok zor bir iştir. Tabiatta bulunan uranyumun içindeki Uranyum-235 izotopunun 50 kilosu yani yaklaşık 3 litre kadarını küre şekline getirildiğinde kendiliğinden patlar. Ağırlığına göre bunlar iki veya daha fazla parçaya ayrılır. Arkalarındaki sistem bu parçaları itip bir araya getirdiğinde atom bombası kendiliğinden patlar. Atom bombası yapımında zorluk izotopları ayırmaktır.

Elektronlar için farklı bir durum vardır. Bir atomun çevresinden bir elektron saniyenin küçük bir kesrinde kopabilir fakat hemen geri döner. Bu olaydan ışın ve ışık oluşur. Mikrodalga, UV, X-ışınları bu yolla oluşur. Çok kısa bir süre de olsa elektron atomun çevresinden ayrılınca atom artı yük kazanır. Atomun yedi yörüngesinin her birinin alacağı elektron sayısı bellidir. Birinci yörüngede maksimum iki elektron, ikinci yörüngede 8 gibi. Elektronlar yedi farklı tabakada elips şeklindeki bir yörüngede dönerler. Fakat bu dönüşleri uzay cisimlerinin dönüşü gibi değildir. Bir elektron dönerken atomun bütün çevresini tarar. Yani sadece bir düzlemde dönmez. İşte kimyacılar atomların dış yörüngelerindeki elektronların hareketinden oluşan olaylarla ilgilenirler, buna kimyasal olay denir. Kimyacılar çok elektronu olan atomların iç tabakadaki elektronları ile ilgilenmezler. Bunlarla fizikçiler ilgilenir. Atom çekirdeği ile de yalnız fizikçiler ilgilenir. Fakat bu iki bilim dalı bilimsel çalışmalarda bazen birbirine muhtaçtır.

Kimyasal reaksiyonlarda elektron alış verişi veya elektron ortak kullanımı ile sonsuz evet sonsuz sayıda madde elde etmek mümkündür. Kimyanın sonu yoktur. Atom çekirdeğinde olan değişimler kimya değildir. “Atomistik ve çekirdek kimyası” diye ders açılıyor. Biz de aldık. Bu kimya değildir, fiziktir.

Şunu önemle ifade edeyim ki kimyasal reaksiyonlarla atomların cinsi asla değişmez. Kimyasal reaksiyonların çekirdeğe etkisi sıfırdır. Isıtmakla, kaynatmakla element değişmez. Şeker ise kömür olur ama içindeki karbonun çekirdekleri yangını hissetmez, görmez, duymaz.

Bir dağ bulutlara kadar çıkarılsa ve bırakılsa yere çakıldığında yeterli miktarda milyonlarca derecede ısı oluşmazsa çekirdeklere hiçbir şey olmaz, atomlar ezilmez ve çekirdekler birbirine girmez. Çekirdekler parçacık bombardımanı, milyonlarca derece yüksek ısı ve çöken yıldızların oluşturduğu devasa basınç altında değişime uğrarlar. Fakat yeterli şartlar oluşursa tabi ki çarpışma bunların üçünü de yapabilir.  Ağır atomlar çöken yıldızlarda oluşmuştur.

Bir cümlede reaksiyon kelimesi geçiyorsa o kimyadır denemez. Nükleer reaksiyonlar bilinmeden önce reaksiyonun manası kimyasal olaylardı. Ama şimdi nükleer reaksiyonlar da var. Bunları fizikçiler yapar.

Proton sayıları atomların kimliğidir dedik. Altının atom çekirdeğinde 79 tane proton vardır. Bilinen kırk kadar kararsız izotopu elde edilmiştir. Yani laboratuvarlarda ağırlığı farklı kırk kadar altın elde etmek mümkündür. Bunlardan yalnız 118 tane nötronu olan tabiatta bulunur. Atom ağırlığı 197 dir. Yani elimizdeki altının atom ağırlığı demirdeki gibi farklı ağırlıklardan oluşan atomlardan müteşekkil değildir.   

Eğer biz nükleer bir yolla bir atomun çekirdeğindeki proton sayısını 79 yaparsak o atom artık altın atomudur. Peki, bu nasıl yapılır. Tabi ki bu altın kararlı olmayabilir. Kendiliğinden bozunup başka elemente döner. 

Civanın atom çekirdeğinde 80 tane proton vardır yani altındakinden bir fazla. Bu protonlardan birini söküp aldığımız zaman civa altına dönüşür. Platinin çekirdeğinde 78 tane proton vardır. Eğer platinin çekirdeğine bir proton eklersek altına dönüşür.

Atom çekirdeklerindeki proton veya nötron sayısını değiştirmek, ekleyip azaltmak nükleer reaksiyonlarla yapılır. Altın ve pek çok element nükleer yolla elde edilebilmektedir. Tabi bunun için milyarlarca dolara kurulan çok pahalı nükleer reaktörler gerekiyor.

1941’de yapılan bir nükleer reaksiyon ile civadan radyoaktif altın elde edildi.

Nükleer reaksiyonla altın elde etmenin en mantıklı bilimsel yolu civanın ağırlığı 196 olan izotopunu kullanmaktır. Tabiattaki civanın %0.15 kadarı bu izotoptur. Yedi kararlı civa izotopundan biridir. Civa-196 izotopu yavaş nötronlarla bombardıman edildiğinde kararlı altına dönüşür.

Yine civa-198 izotopu hızlı nötronlarla bombardıman edildiğinde bir protonu azalarak altın-197’ye yani kararlı altına dönüşür. Yavaş nötronlar yakalanırken hızlı nötronlar proton veya nötron koparırlar, çekirdeği parçalarlar, atom bombasına dönüştürebilirler. Tabi ki her çekirdek nötronla bombardıman edilmekle atom bombası oluşmaz. Öyle olsaydı Avrupa’da ve Amerika’da canlı nükleer fizikçi kalmazdı. Pek çok kez kazara atom bombası patlardı.

27 farklı civa izotopu kendiliğinden bozunarak kararsız altına dönüşmektedir. Yalnız civa-197 izotopu kendiliğinden bozunarak kararlı altına dönüşmektedir. Fakat bu izotopu elde etmek zordur. Talyum-197 kendiliğinden civa-197’ye dönüşmektedir. Bu da kendiliğinden kararlı altına dönüşmektedir. O halde talyum-197 altın elde etmek için bir kaynaktır. Peki, talyum-197’yi nasıl elde ederiz. Kurşun-197 bozunarak talyum-197’yi vermektedir. Bizmut-197 bozunarak kurşun-197’yi vermektedir. Fakat bunlar tabiatta bulunmamaktadır. Her ne kadar kararsız atomların dönüşümü ile altın elde etmek mümkünse de ekonomik bir hammadde kaynağı bulunmadığı için bugün için başka atomlardan altın elde etmek söz konusu olamaz. Civa-197 nükleer reaksiyonlarla ekonomik olarak elde edilirse altın elde etmek ekonomik olur.

1980 yılında bilim insanı Glenn Seaborg Lawrence Berkeley Laboratuvarında bizmuttan altın elde etti. Fakat gramı milyarlarca dolarları bulabilir.

Niçin simyacılar başka atomlardan altın elde etmeye çalışmışlar acaba. Kanaatimce kendilerinden binlerce yıl önce yüksek bir teknoloji vardı. Onlar belki civadan altın elde ettiler. Bu haber nakille binlerce yıl sonraya intikal etti. Sonra gelenler teknoloji kullanmadan bunun mümkün olduğunu zannettiler. Hiçbir zaman da başaramadılar. Simya ilmi bir bakımdan velilerin kerametlerini bir bakımdan da Deli Dumrulları hatırlatıyor.

Simya ilmi geçmişte yüksek teknolojilerin varlığına bir senettir.

Neticeyi kelam.

Civan’da akıl olur ama Civa’dan altın olmaz.