Nükleer yoldan altın elde edilmesi

Simya ilmi geçmişte yüksek teknolojiyi haber veriyor

Bütün atomlar bir çekirdek ve etrafında dönen elektronlardan oluşur. Altın, gümüş, bakır, demir gibi maddelere element diyoruz. Her elementin eksi yüklü elektron sayısı ve çekirdeğindeki artı yüklü proton sayısı birbirine eşittir. Yani yükler dengededir. Buna atom numarası da denir. Bir elementin “atom ağırlığı” çekirdeğinin ağırlığına yani proton ve nötronların toplam ağırlığına eşittir. Elektronlar hesaba katılmaz.

Aynı bir elementin farklı sayıda nötronları bulunan atomları olabilir. Yani aynı elementin ağırlığı farklı bir çok atomu vardır. Fakat atomun cinsi değişmez. Ağırlığı değişir. Misal demirin 26 protonu ve 26 elektronu vardır. Bir demir atomunun çekirdeğinde 28 nötron, başka demir çekirdeklerinde 30, 31 ve 32 nötron vardır. Bunların hepsi demirdir. Çünkü proton sayısı değişmedi. Ağırlıkları değişti. Bunları elemetin sembolu ve ağılığı ile tanımlıyoruz. Misal demir için Fe-54, Fe-56 gibi. Bunlara demir atomunun izotopları diyoruz. Meyvelerin ağırlıkları değişmekle meyvenin adı değişmez. Nötron sayısı değişmekle atomun kimyasal özelliği değişmez. Bunları bir birinden ayırmak çok masraflı iştir. Her alanda kullanılan bütün demir ürünlerinin içinde farklı ağırlıkta demir vardır. Ama biz onları hiç hayal etmeyiz. Başka pek çok demir izotopu vardır. Fakat onlar uranyum, toryum gibi kararsızdırlar. Dışarı alfa, beta ve çok tehlikeli olan gama ışını verirler. Bütün elementlerin kararsız izotopları elde edilebilmektedir. Kararsız atomlar kendiliğinden kararlı hale de başka atoma da dönerler. Bazı atomlar hariç elementin atom ağırlığı arttıkça izotop sayısı da artar. Fakat nükleer laboratuvarlarda tabiatta olmayan izotoplar elde edilmektedir. Misal uranyumun yüzden fazla kararsız izotopu vardır. Proton sayısı atomun kimliğidir. Bir atomun çekirdeğinde proton sayısı değişince elementin kimliği değişir.

İzotopları birbirinden ayırmak çok zor bir iştir. Tabiatta bulunan uranyumun içindeki Uranyum-235 izotopunun 50 kilosu yani yaklaşık 3 litre kadarını küre şekline getirildiğinde kendiliğinden patlar. Ağırlığına göre bunlar iki veya daha fazla parçaya ayrılır. Arkalarındaki sistem bu parçaları itip bir araya getirdiğinde atom bombası kendiliğinden patlar. Atom bombası yapımında zorluk izotopları ayırmaktır.

Elektronlar için farklı bir durum vardır. Bir atomun çevresinden bir elektron saniyenin küçük bir kesrinde kopabilir fakat hemen geri döner. Bu olaydan ışın ve ışık oluşur. Mikrodalga, UV, X-ışınları bu yolla oluşur. Çok kısa bir süre de olsa elektron atomun çevresinden ayrılınca atom artı yük kazanır. Atomun yedi yörüngesinin her birinin alacağı elektron sayısı bellidir. Birinci yörüngede maksimum iki elektron, ikinci yörüngede 8 gibi. Elektronlar yedi farklı tabakada elips şeklindeki bir yörüngede dönerler. Fakat bu dönüşleri uzay cisimlerinin dönüşü gibi değildir. Bir elektron dönerken atomun bütün çevresini tarar. Yani sadece bir düzlemde dönmez. İşte kimyacılar atomların dış yörüngelerindeki elektronların hareketinden oluşan olaylarla ilgilenirler, buna kimyasal olay denir. Kimyacılar çok elektronu olan atomların iç tabakadaki elektronları ile ilgilenmezler. Bunlarla fizikçiler ilgilenir. Atom çekirdeği ile de yalnız fizikçiler ilgilenir. Fakat bu iki bilim dalı bilimsel çalışmalarda bazen birbirine muhtaçtır.

Kimyasal reaksiyonlarda elektron alış verişi veya elektron ortak kullanımı ile sonsuz evet sonsuz sayıda madde elde etmek mümkündür. Kimyanın sonu yoktur. Atom çekirdeğinde olan değişimler kimya değildir. “Atomistik ve çekirdek kimyası” diye ders açılıyor. Biz de aldık. Bu kimya değildir, fiziktir.

Şunu önemle ifade edeyim ki kimyasal reaksiyonlarla atomların cinsi asla değişmez. Kimyasal reaksiyonların çekirdeğe etkisi sıfırdır. Isıtmakla, kaynatmakla element değişmez. Şeker ise kömür olur ama içindeki karbonun çekirdekleri yangını hissetmez, görmez, duymaz.

Bir dağ bulutlara kadar çıkarılsa ve bırakılsa yere çakıldığında yeterli miktarda milyonlarca derecede ısı oluşmazsa çekirdeklere hiçbir şey olmaz, atomlar ezilmez ve çekirdekler birbirine girmez. Çekirdekler parçacık bombardımanı, milyonlarca derece yüksek ısı ve çöken yıldızların oluşturduğu devasa basınç altında değişime uğrarlar. Fakat yeterli şartlar oluşursa tabi ki çarpışma bunların üçünü de yapabilir.  Ağır atomlar çöken yıldızlarda oluşmuştur.

Bir cümlede reaksiyon kelimesi geçiyorsa o kimyadır denemez. Nükleer reaksiyonlar bilinmeden önce reaksiyonun manası kimyasal olaylardı. Ama şimdi nükleer reaksiyonlar da var. Bunları fizikçiler yapar.

Proton sayıları atomların kimliğidir dedik. Altının atom çekirdeğinde 79 tane proton vardır. Bilinen kırk kadar kararsız izotopu elde edilmiştir. Yani laboratuvarlarda ağırlığı farklı kırk kadar altın elde etmek mümkündür. Bunlardan yalnız 118 tane nötronu olan tabiatta bulunur. Atom ağırlığı 197 dir. Yani elimizdeki altının atom ağırlığı demirdeki gibi farklı ağırlıklardan oluşan atomlardan müteşekkil değildir.   

Eğer biz nükleer bir yolla bir atomun çekirdeğindeki proton sayısını 79 yaparsak o atom artık altın atomudur. Peki, bu nasıl yapılır. Tabi ki bu altın kararlı olmayabilir. Kendiliğinden bozunup başka elemente döner. 

Civanın atom çekirdeğinde 80 tane proton vardır yani altındakinden bir fazla. Bu protonlardan birini söküp aldığımız zaman civa altına dönüşür. Platinin çekirdeğinde 78 tane proton vardır. Eğer platinin çekirdeğine bir proton eklersek altına dönüşür.

Atom çekirdeklerindeki proton veya nötron sayısını değiştirmek, ekleyip azaltmak nükleer reaksiyonlarla yapılır. Altın ve pek çok element nükleer yolla elde edilebilmektedir. Tabi bunun için milyarlarca dolara kurulan çok pahalı nükleer reaktörler gerekiyor.

1941’de yapılan bir nükleer reaksiyon ile civadan radyoaktif altın elde edildi.

Nükleer reaksiyonla altın elde etmenin en mantıklı bilimsel yolu civanın ağırlığı 196 olan izotopunu kullanmaktır. Tabiattaki civanın %0.15 kadarı bu izotoptur. Yedi kararlı civa izotopundan biridir. Civa-196 izotopu yavaş nötronlarla bombardıman edildiğinde kararlı altına dönüşür.

Yine civa-198 izotopu hızlı nötronlarla bombardıman edildiğinde bir protonu azalarak altın-197’ye yani kararlı altına dönüşür. Yavaş nötronlar yakalanırken hızlı nötronlar proton veya nötron koparırlar, çekirdeği parçalarlar, atom bombasına dönüştürebilirler. Tabi ki her çekirdek nötronla bombardıman edilmekle atom bombası oluşmaz. Öyle olsaydı Avrupa’da ve Amerika’da canlı nükleer fizikçi kalmazdı. Pek çok kez kazara atom bombası patlardı.

27 farklı civa izotopu kendiliğinden bozunarak kararsız altına dönüşmektedir. Yalnız civa-197 izotopu kendiliğinden bozunarak kararlı altına dönüşmektedir. Fakat bu izotopu elde etmek zordur. Talyum-197 kendiliğinden civa-197’ye dönüşmektedir. Bu da kendiliğinden kararlı altına dönüşmektedir. O halde talyum-197 altın elde etmek için bir kaynaktır. Peki, talyum-197’yi nasıl elde ederiz. Kurşun-197 bozunarak talyum-197’yi vermektedir. Bizmut-197 bozunarak kurşun-197’yi vermektedir. Fakat bunlar tabiatta bulunmamaktadır. Her ne kadar kararsız atomların dönüşümü ile altın elde etmek mümkünse de ekonomik bir hammadde kaynağı bulunmadığı için bugün için başka atomlardan altın elde etmek söz konusu olamaz. Civa-197 nükleer reaksiyonlarla ekonomik olarak elde edilirse altın elde etmek ekonomik olur.

1980 yılında bilim insanı Glenn Seaborg Lawrence Berkeley Laboratuvarında bizmuttan altın elde etti. Fakat gramı milyarlarca dolarları bulabilir.

Niçin simyacılar başka atomlardan altın elde etmeye çalışmışlar acaba. Kanaatimce kendilerinden binlerce yıl önce yüksek bir teknoloji vardı. Onlar belki civadan altın elde ettiler. Bu haber nakille binlerce yıl sonraya intikal etti. Sonra gelenler teknoloji kullanmadan bunun mümkün olduğunu zannettiler. Hiçbir zaman da başaramadılar. Simya ilmi bir bakımdan velilerin kerametlerini bir bakımdan da Deli Dumrulları hatırlatıyor.

Simya ilmi geçmişte yüksek teknolojilerin varlığına bir senettir.

Neticeyi kelam.

Civan’da akıl olur ama Civa’dan altın olmaz.

Dünyadaki su uzaydan geldi

Güneşten binlerce kat büyük yıldızların yakıtı bitmeye yaklaşınca yıldızda bir çökme olur. Bu dönemde hafif atomlardan orta ve sonra da çok ağır atomlar oluşur.  Daha sonra yıldız bir süpernova patlaması ile dağılır.

Bu Kâinatta güneşten çok büyük bir baba güneş vardı. Bir süpernova patlaması ile patladı. Gazlar uzaya dağıldı. Çok sonra gazlar toplandı ve güneş sistemini oluşturdu. Bedenimizdeki bütün maddeler o patlayan güneşin yani yıldızın ve diğer pek çok yıldızın patlamasından kaldı. Biz de uzayın bir yerindeyiz. Biz de uzaylıyız. Fakat Bu dünya uzaydan kabul edilmese dahi bedenimizi oluşturan bütün maddeler uzaydan gelmiştir. Hatta kayan yıldızlar dediğimiz meteorlar atmosferde yanınca açığa çıkan maddeler yağmurla yere iner bitkilerden bedenimize geçer.

Bu dünya Güneşle birlikte onun yörüngesinde hatta bir manada onun arkasında uzayda büyük bir hızla yol alıyor. Biz uzayda geçtiğimiz yerden bir daha hiçbir zaman geçemeyeceğiz. Güneşte milyarlarca yıl kalsa da geldiği yerden bir daha asla geçemeyecektir.

Bu güneşimiz bir zamanlar mevcut değildi, daha oluşmamıştı. Nebula gibi uzaydaki gaz ve toz bulutları bir araya toplanıp bu Güneş sistemini oluşturduğunda Kâinat için bu ahir zamandı. Çünkü onda her şeyin varlığının sebebi olan insanoğlu yaratılacaktı. Bu dünya Güneş etrafında yaratılınca Kâinattaki bütün yıldızlar Güneşimize mana âleminde gıpta ettiler. Onun üzerinde var olan her şeyi yaratan, her şeyin sahibi olan Allahu tealanın Habib Muhammed aleyhisselam yaratılacaktı. O yaratılmasa idi. Hiçbir şey yaratılmazdı. O yıldızlar varlıklarını Onun aleyhimüsselam varlığına borçluydular.

Demirin gökten dünyaya indirildiği ayette bildirilmiştir. Bu dünya katılaşmadan önce muhtemelen yoğun bir gaz halinde iken uzaydan dolu şeklinde demir gelmiş ve mantoda katılaşarak kalmıştır. Bu demir diğer demirlerin aksine köpük şeklindedir. Diğerleri böyle değildir. Belki bütün demir sonradan uzaydan gelmiştir.

Bunun gibi su da sonradan dünyaya gelmiş olabilir. Pek çok ayette özellikle Muminun suresi 18. Ayeti belki bunu bildirmektedir. Bu ayetin bazı mealleri;

“Biz gökten belli bir miktarda su indirdik ve onu yeryüzünde yerleştirdik; şüphesiz Biz onu (kurutup) giderme gücüne de sahibiz.”

“Gökten de belli ölçü ve oranda su indirdik de onu yeryüzünde eyleştirdik. Gerçekten bizim onu (bulunduğu yerden) gidermeye gücümüz yeter.”

“Biz, gökten belli bir ölçüde su indirdik de onu yeryüzünde tuttuk. Bizim onu tamamen gidermeye de muhakkak gücümüz yeter.”

Tabi ki bu suyun yağmur olacağını ve yeraltı sularını oluşturacağını söyleyebiliriz. Tabi ki bu da buharlaşıp yağmur şeklinde tekrar geri dönüyor. Ancak bu suyun yeryüzünde yerleştirilmiş su olduğu ayetten anlaşılıyor. Yerleştirilen sudan deniz ve okyanuslar yani bütün suların olduğu da anlaşılabilir.

Nahl suresi 65. Ayetinde mealen buyuruluyor ki;

“Allah gökten bir su indirdi ve onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltti. Şüphesiz ki bunda dinleyen toplum için bir ibret vardır.”

Burada kıştan sonra bahar yağmurları ile yerin yeşermesini anlayabiliriz. Fakat kar da sudur.

Burada akla şu da geliyor.

Yoksa bu dünya Güneşin yörüngesine girmeden önce başka bir yıldızın yörüngesinde yeşillikler içinde miydi? Fakat yaş tayinleri bunu pek desteklemiyor. Yoksa bu dünyada başlangıçta suya ihtiyaç duymayan bakteriler ve bitkiler için bir hayat mı vardı. O hayat son bulunca su ile başka bir hayat mı verildi. Doğrusunu Allahu teala bilir.

Bu dünyada başlangıçta bakteri ve tek hücreli canlılar için suya gerek duymayan bir hayat vardı. Bilim bunu destekliyor. Sonra bir sebepten bu hayat son buldu. O canlılar yeryüzünde atomlardan şimdiki canlıları için gerekli olan organikleri ve faydalı tuzları üreterek yeryüzünü yeni hayata hazırladılar. Kendileri için gıda kaynağı kalmadı ve yok oldular. Sonra uzaydan su geldi. Yeni canlılar yaratıldı.

Bu dünyada bir zamanlar hiçbir nehir, göl ve deniz yoktu. Dünyada su nadirdi. Su uzayın bilinmeyen bir yerinden geldi. Bu bir kuyruklu yıldız olabilir. Çünkü kuyruklu yıldızlar çekirdekleri hariç donmuş sudur, buzdan ibarettir. Elbette başka kimyasallar da vardır. Fakat ana madde sudur.

Suyumuz da, demirimiz de, hatta bedenimizdeki her şey uzaydan gelmiştir. Uzaylıyız. Bu evrende hangi atom, hangi yıldız uzaylı değil ki. Bu evrende herkese tek bir kimlik verilir. Birinci semalı. Ama asla ikinci veya diğer semalardan değiliz.

Yer küresi katılaştıktan çok sonra suyun dünyaya gelmiş olması muhtemeldir.

Su uzaydan geldi azizim.

Ahkâf Suresi ve Geçmişte Yüksek Teknoloji

Ahkâf Suresi 26. ayetinde mealen buyuruluyor ki ” Andolsun ki onlara size vermediğimizi vermiştik. Onlara, size vermediğimiz imkânları sağlamıştık. Kendilerine kulaklar, gözler ve gönüller vermiştik. Onlara gelen azabı ne kulakları, ne gözleri, ne de gönülleri men edebildi. Kulakları, gözleri ve gönülleri gelen beladan kurtulmak için bir fayda sağlayamadı. Zira bile bile Allah’ın âyetlerini inatla inkâr ediyorlardı. Alay edip durdukları şey, kendilerini kuşatıverdi. “

Ayette mealen buyuruluyor ki “Size vermediğimizi vermiştik. Kendilerine kulaklar, gözler ve gönüller vermiştik. ” Burada geçen göz, kulak ve gönül teknoloji ürünlerinden haber veriyor. Bize verilmeyen teknolojiden haber veriliyor. Göz ve kulak bize de verildi. Gönüllerden maksat sağlıklı bir hayat olabilir.

Kuranı kerim bir zamana değil bütün zamanlara hitap edebilir. 500 yıl sonra bu ayeti okuyan da bu ayetten geçmişteki bir kavme çok yüksek bir teknolojinin verildiğini anlayacaklardır. Belki o teknolojiye kendileri sahip olmayacaktır.

Hazreti Hud hazreti İbrahim’den çok önce yaşamıştır. Hazreti İbrahim muhtemelen en az 5500 en fazla 9000 yıl önce yaşamıştır. Bu konuda elimizde iki senet vardır. İnsanlığın yaşı en az 400 bin yıldır. Bu konuda da elimizde sağlam senetler vardır. İnsanlığın yaşı bir milyon yıl da olabilir. Yani hazreti Hud’un 100 bin yıl veya çok daha önce yaşamış olması pekâlâ mümkündür. Zannediyorum yaşadığı zaman hazreti Nuh zamanına daha yakındır. Kafalarımızdaki o ezberleri atalım.

Ayeti kerimede buyuruluyor ki “ne kadar kavim yarattığımı ben bilirim.” İnsanlığın yaşını 10 bin yıla indiriyoruz. 10 bin yıl batı inancında dini itikatlarından biridir. İslam dini insanlığın yaşını açıkca bildirmemiştir. Fakat bulmak için kaynaklar mevcut ise de bu kaynaklar günümüzün ilmi ile kesin bir tarih veremiyor. Yaklaşık bir tarih veriyor. Teknoloji gelişince ve elimize daha çok kaynaklar geçince insanlığın yaşı kesin olarak bulunacaktır.

Mars’taki kalıntılar insanlığın yaşı hakkında çok kıymetli bilgiler taşıyor olabilir. Şimdilik siz bunu da reddedebilirsiniz. Yarınlarda gerçek olduğunu anlayacaksınız.

Tufan’da olduğu gibi Hazreti Nuh zamanında da çok yüksek teknoloji vardı. Belki biz bugün o teknolojiye sahip değiliz.

Ay ve yıldız MARS’ta nasıl oluştu

MARS’TA ay yıldız görüntüsü var.

Kimse oraya türk bayrağını götürmedi.

Öyle bir iddiamız asla olamaz.

Ya doğal bir oluşum veya geçmiş kavimlerden kaldı.

Acaba ay yıldızı eski milletlerde mi bayrak olarak kullandı.

Bir çok yazımızda insanlığın yaşına, geçmişte dünyanın milyarlarca nüfusa ulaştığına ve yine geçmişte değişik dönemlerde yüksek teknolojilere ulaşıldığına değinmiştik.

Önemle ifade edeyim ki bunlar ne bir iddia ne bir inançtır. Bunlar gerçeğin ta kendisidir. İnsanlığın yaşı elbette 400 bin yıldan fazladır. Bu zaman zarfında bu dünyada akla hayale gelmeyecek olaylar olmuştur. Teknolojiler yükselmiş, nüfuslar belki 50 milyarı geçmişti. Aynı gün bir kaç akşam sefası yaşamak için yörüngeye çıkıp eğlenip aynı gün geri dönüyorlardı. Teknoloji varsa zorluk yoktur.

Mars’ta görüntülenen cisimler on binlerce ve hatta yüzbinlerce önce Mars’ta insanların yaşadığını ispat ediyor. Mars’ta elbette bir medeniyet vardı. Elbette yaşanacak bir atmosfer vardı. Bir sebeple yok oldu.

Mars’ta tespit edilen cisimlerden birinde Türk bayrağı görülmektedir.

Acaba geçmiş kavimler hilal ve yıldızı bayrak olarak veya bir sembol, sancak, amblem olarak mı kullandılar.

Tabi ki görüntünün tesadüf olma ihtimali vardır. Fakat dikkatle bakılırsa üçgen şeklinde bir cisim üzerine işlendiği görülmektedir. Yani tesadüf olma ihtimali yok gibidir.

Başka bir yazımızda belirttiğimiz gibi Mars’ta İslam harfleri ile yazılı kayıtlar da bulunacaktır. Bunun sebebini açıkladık.

Bu dünyanın geçmişi hakkkında Mars’ta çok bilgi vardır.

MARS dünyanın geçmişini barındıran, saklayan bir ANSİKLOPEDİDİR.

Kaynak: NASA
https://viewer.gigamacro.com/view/IAojBj6565mGQGbN?x1=12851.17&y1=-11548.61&res1=2.55&rot1=0.00

Türk bayrağı MARS’TA

Acaba ay yıldızı eski milletlerde mi bayrak olarak kullandı.

İslam Harfleri yer ve göklerden önce vardı.

Bütün ilahi kitaplar islam harfleri ile inmiştir.

Hazreti Adem’in evladı, torunları binlerce sene, Tufan’a kadar Arapça konuştular, İslam harflerini kullandılar.

Mars’ta İslam harfleri ile yazılı kalıntılar, levhalar bulunabilir.

Geçmişte insanoğlu Mars’a gitti.

Benzer levhalar, yazılar Ay ve uzayın başka yerinde ve hatta Dünyada yeraltında bulunabilir.

İnsanoğlu Tufan’daki teknolojiye Kıyamete yakın ancak ulaşır.

Tufan hazreti Adem’den yaklaşık 20 bin yıl sonra olmuştur.

İlk insan, ilk peygamber Adem aleyhisselamdan Muhammed aleyhisselama kadar 313 Resul peygamber gelmiştir, ‘aleyhimüsselam’. Bir Resul vefat ettikten yaklaşık bin yıl sonra diğer bir Resul gelmiştir. Her Resule bir din ve bir kitap indirilmiştir. Davud aleyhisselama kitap indiği halde Musa aleyhisselamın dinini yaydığı kaynaklarda vardır. Resul sayısı kadar yani 313 kitap gelmiştir. Dört kitabın haricindeki rakamlar kitap değildir, suhufdur, sayfalardır. Her Resule inen sayfaların toplamı birer kitaptır.

  • Hazreti Adem’e 10 sayfa
  • Hazreti Şid’e 50 sayfa
  • Hazreti İdris’e 30 sayfa
  • Hazreti İbrahim’e 10 sayfa gelmiştir.

Bu rakamlar kitapların sayfa sayısı veya risale denen küçük kitap sayısı olması muhtemeldir. Sayfalar bir araya gelince bir kitap oluşur. Bunların toplamı 100 kitap değil, 4 kitaptır. Hazreti Şid’e 50 kitap değil, elli sayfa veya risale inmiştir. Suhuf sayfanın çoğuludur, sayfalar demektir. Risalenin günümüzdeki karşılığı bir kaç veya bir çok sayfadan oluşan kitaptır. Yani sayfa sayısı fazla olmayan kitaptır.

50 sayfa demek şimdiki bildiğimiz manada sayfa olmayabilir. 50 risale olabilir. 50 cilt tutan kitap da olabilir. Fakat bu 50 rakamı ister sayfa, ister risale, veya ister cilt olsun hepsi tek bir kitaptır. Yani bu dört Resulün her birine sayfalardan, risalelerden veya ciltlerden oluşan birer kitap gelmiştir. Hazreti Hud’a inen kitap bunların dışındadır. Kendisine hangi kitabın indirildiğini BİLDİĞİMİZ Resullerin sayısı dokuzdur. Dolayısıyla indiğini bildiğimiz kitapların sayısı dört büyük kitapla birlikte 104 değil, 9’dur. Yani biz 124 binden ziyade peygamberin ve 313 Resulün adını bilmediğimiz gibi bu Resullere indirilen kitapların adını da bilmiyoruz. Çünkü bunlar bize bildirilmedi.

İnsanlığa gönderilen kitap sayısı Resul sayısı kadardır. Yani 313 adettir. Dokuz Resulün dışında hangi Resule hangi kitap indi bilmiyoruz. Sadece hepsine inanmakla mükellefiz. Nitekim Resullerin hepsinin ismini de bilmiyoruz. İsimlerini bilmekle değil inanmakla mükellefiz.

Bin yılda bir Resul geldiğine göre demek ki insanlığın yaşı en az 313 bin yıldır. İlk insanlar bin yıl kadar yaşadılar. Hazreti Nuh Tufan’da bin yaşında idi. Tufan’dan sonra da 200-300 yıl yaşadığına dair bilgiler vardır. Resullerin ömürlerini de katınca insanlığın yaşı 400 bin yılı geçer.

Hazreti Adem’den sonra 124 binden ziyade nebi peygamber gelmiştir. Bir resule indirilen dini yaymak, korumak, zamanla değişimleri yok etmek için o Resul hayatta iken ve kendisinden sonra bin yıl içinde Dünyanın bir çok bölgesine pek çok nebi gelmiştir. Bir Resulün dinini kuvvetlendirmek için ortalama 400 nebi gelmiştir. Her yıl bir nebi gelse insanlığın yaşı 124 bin yılı bulur. Her beş yılda Dünyanın değişik bölgelerine bir nebi gelse insanlığın yaşı 600 bini bulur. Geçmişteki uzun ömürler dikkate alınırsa aynı anda yer yüzünde başka kıta ve bölgelerde 100-300 kadar nebi bulunur.

Adem aleyhisselamdan sonra yüz binlerce yıl insanlar teknolojiden uzak yaşamadılar. Günümüzün teknolojisine 400 yılda ulaşıldı.

Niçin meleklere hazreti Âdeme secde etmesi emredildi. Kendisine meleklerin bilmediği ilimler verildiği için. Hazreti Âdem’in bildiklerini melekler bilmiyordu. Bütün isimleri yani kıyamete kadar gelecek bütün ilimleri, maddenin hakikatini bir anda Allahu Teâlâ ona verdi. Allahu Teâlâ için zorluk yoktur.  Allahu Teâlâ hazreti Âdem’e, “Her şeyin ismini (ne işe yaradığını, nasıl kullanılacağını, neden yapıldığını, nasıl oluştuğunu, nerede bulunduğunu, niçin var olduğunu, nasıl sonlanacağını) söyle buyurdu. Hazreti Âdem de, hepsini meleklere söyledi. (Bakara 30-33). İsim demek bir şeyin hakkında her şey demek olsa gerek. İsmi demek nesnenin, maddenin kısaca yaratılan her şeyin sadece ismi olmasa gerek. Âlimler bu ayetten hazreti Âdem’e Kâinattaki bütün ilimlerin bildirildiğini anlamışlardır.

Bu Dünya pek çok kez doldu boşandı. Allahu teala “ne kadar kavim yarattığımı ben bilirim” buyuruyor. 3500 yıl önce yaşamış olan Hazreti Süleyman ve 6000-9000 yıl önce yaşamış olan hazreti Zülkarneyn elbette yüksek teknolojiye sahiplerdi. Bunlardan önce de değişik dönemlerde yüksek teknolojiler vardı.

Kendisine bir kitap ve din indirilen peygamberlere Resul, kendisine kitap indirilmeyen, kendi zamanı içinde gelen son resulün dinini yayan peygamberlere nebi denir. Her Resul aynı zamanda nebidir. Fakat hiç bir nebi Resul değildir. Her subay askerdir, fakat her asker subay değildir.

Buradan şunu anlıyoruz. Elimizdeki ilk yazılı kaynaklar Sümerlere aittir. Fakat ilk yazıyı Sümerler kullanmadılar. Hazreti Adem’e kitap indi ve o kitabı okudu. O kitap kendisinden sonra gelen binlerce torununa kaldı. İlk yazı ve okuma hazreti Adem’e aittir. Peki hazreti Adem’e inen kitap hangi harflerle yazılmıştı.

Bütün kitaplar islam harfleri ile yazılmıştır.

Bugün Dünyada konuşulan ve unutulan bütün diller, lisanlar insanların farklı coğrafyalarda yaşamasından dolayı meydana geldiği kanaatindeyim. Arapça ve islam harfleri ise yer ve gökler ve insanlar yaratılmadan önce vardı. Her ne kadar Kuranı kerimdeki harflere arap harfleri deniyorsa da doğrusu islam harfleridir. İlk insan olan Âdem aleyhisselam Cennetin her yerinde (Lâ ilâhe illallah) yazılı olduğunu gördü. O harfler insan yapısı değildir. Yani insanlar yokken de bu harfler ve bu lisan vardı (Mir’at-ı Medine, Ruh-ül beyan tefsiri). Âdem aleyhisselam Cennetten yeryüzüne indirildiğinde, kendisine gönderilen sayfalar, İslam harfleriyle ve arabi lisanla yazılıydı. Cennetten geldi. Cennet lisanı arapçadır. Hadisi şeriflerde buyuruluyor ki;

  • Allahü teâlâ Arş’ı yaratınca, üzerine Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resulallah yazdı) (İ. Rafiî).
  • Allahü teâlânın Levhi mahfuzda yazdığı ilk şey, Bismillâhirrahmanirrahimdir (Deylemî).
  • Yer gök yaratılmadan iki bin yıl önce, Cennetin kapısında Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resulullah yazılmıştır (Ukayl, İ. Neccar).

Kuranı kerimin lisanı arapçadır. Kelimeleri ise islam harfleridir. Başka harflerle yazıp namazda veya başka zaman okumak sözbirliği ile haramdır. Hadisi şerifte buyuruldu ki “Cennet ehlinin lisanı Arapçadır” (Taberânî, Hâkim, İbni Asakir, Abd-ür-rezzak). Hud aleyhisselama gelen kitap da, İslam harfleriyle idi (Hadika, Letaif-ül-işarat).

Bütün semavî kitaplar İslam harfleriyle gönderilmiştir. Tevrat ve İncil İslam harfleriyle inmiştir. Fakat Tevrat’ın dili İbranice, İncil’in dili Süryaniceydi. Biz islam harflerini kullanırken de dilimiz Türkçeydi. Lisan ve alfabe farklı şeylerdir. Batı dünyası aynı alfabeyi farklı dillerde kullanırlar. Yani Resullere gelen bütün kitaplar islam harfleri ile gelmiştir. Geldiği dil farklı olabilir. 313 kitap Türkçe, Rusça, Çince, Latince, Farsça gibi bir çok dilde gelmiş olabilir. Fakat hepsi islam harfleri ile gelmiştir.

Günümüzdeki Tevrat, İncil ve Zebur İslam harfleri ile yazılı olmadığı için çok değişikliğe uğramışlardır. Manalar çok değişmiştir. Tercüme edilirken bilime aykırı manalar verilmiştir. Çünkü tercüme edildiği zaman bilim yoktu. Batıda bilim gelişince bilim insanları da bu kitaplara karşı çıktılar. Halbuki orijinalleri yani Resullere indiği hali bilime aykırı olamaz. O Allahu tealanın kelamıdır. Bunun gibi eğer Kuranı kerim de başka bir dile çevrilse bilime aykırı manalar verilecektir. Çünkü mana değişecektir. Çevirmen anladığını yazacaktır. Ve Kuranı kerim tercümeleri bilime aykırı olacaktır. Bugünkü bilim esas alınarak başka dile tercüme edilse tercümeler yüz yıl sonraki teknolojiye aykırı olacaktır. Çünkü keşflerle birlikte bazı ayetlerin bir manası ortaya çıkabiliryor. Bir manası diyoruz çünkü bir ayetin sonsuz manası vardır. Teknolojiye aykırı olmayan tek din indiği şekli ile islam dinidir.

Mars’ta İslam harfleri ile yazılı levhalar var mı

Burada çok önemli bir konuya değineceğim. Gerek insanlığın yaşı, gerek geçmişte yüksek teknoloji izleri ve gerekse Mars yüzeyinde görülen doğal olmayan, insan yapımı olduğu kanaati çok ağır basan cisimler insanlık tarihinin bildiğimizden çok farklı olduğunu ispat etmektedir. Mars’ta binlerce, on binlerce kanaatimce yüz binlerce yıl öncesinden kalma insanlığa ait kalıntılar vardır. Bir kaç yıl sonra bu kesin olarak ispat edilecektir. İnsanoğlu Tufan zamanındaki teknolojiye henüz ulaşamamıştır. Senetleri var. Bunları yazdık. Sayfamızda buna değinen yazılarımız bulunmaktadır. Hazreti Adem ile hazreti Nuh arasındaki zaman 20 bin yıl kadardır. Sümerler ise 241.200 yıl olduğunu tabletlere yazmışlar. Muhtemelen bu rakam yıl değil, aydır. Bu da 20.100 yıl etmektedir. Şimdi ilk cep telefonları nasıl antika ise Tufan zamanındaki teknolojiye göre günümüzün teknolojileri birer antikadır.

İnanıyorum ki Tufandan önce insanoğlu Mars’a gitti. Uzayın derinliklerine insansız uzay araçları gönderdiler. Bu araçlardan bize çok zayıf sinyaller geliyor olabilir. Bu sinyaller arapça olabilir. Çünkü Tufandan sonra dillerin arttığı muhtemeldir. Gemide olan herkesin arapça konuştuğu, yani dedeleri hazreti Adem’in dilini, Cennet dilini konuştuğu muhtemeldir. Fakat 20 bin yılda başka lisanlar da çıkmış olabilir. Ancak hazreti Nuh’un arapça konuştuğu, islam harflerini kullandığı elbette tartışılamaz.

Gerek uzayda ve gerekse Dünyada ele geçecek çok eski kalıntılarda islam harfleri görülecektir. Mars’ta Tufandan önceye ait kalıntılarda islam harflerinin bulunması çok büyük ihtimaldir. Bugün nasıl duvarlara metalden büyükçe yazılar yerleştiriliyorsa Mars’ta da benzerleri vardır.

İnanıyorum ki Mars’ta yaşanabilir bir atmosfer vardı veya mevcut atmosferi yaşanabilir hale getirdiler. Teknoloji varsa zorluk yoktur. Mars Dünyadan küçük olduğu için meteor yağmuru ile atmosferini kaybetmiş olabilir. Nitekim Mars yüzeyinin sanki altı üstüne gelmiş gibi. Yerle bir olmuş görüntüsü hakim. Bugün Dünya atmosferinin en üst kısmından yılda binlerce ton hidrojen Dünyayı terkedip uzaya gidiyor. Fakat yerine yüz bin tondan fazla meteor geliyor.

Kaynaklar

www.yavuzornek.com/mars/mars-ve-nasaya-ait-fotolar/

www.yavuzornek.com/mars/marstaki-insanliga-ait-kalintilar/

www.yavuzornek.com/bilimde-herkesin-anladigi-bir-dil-yoktur/

www.yavuzornek.com/tufanda-nicin-gemiye-gelmediler/

www.yavuzornek.com/gecmiste-yuksek-teknoloji-2/gecmiste-yuksek-teknoloji-ve-insanligin-yasi/

www.yavuzornek.com/gecmiste-yuksek-teknoloji-2/tufan-zamaninda-cep-tel-ilkel-bir-cihazdi/

www.yavuzornek.com/gecmiste-yuksek-teknoloji-2/kurani-kerim-tufanda-yuksek-teknolojinin-varligini-bildiriyor/

www.yavuzornek.com/tufan/tufanda-dunyanin-nufusu-en-az-10-milyar-kadardi/