“CEP TEL”e Takılanlar Okuyunuz

GELİN MÜBAHELE EDELİM

(Sayfanın sonunda mübahelenin ne olduğu yazılı)

Ben çıkmaz sanılan sokakları çok severim.

O çıkmaz sanılan sokaklarda yüksek teknolojiye ulaşıldı. Aya çıkıldı, atom bombası keşfedildi.

Göz kamaştıracak, akıllara durgunluk verecek keşifler  o “Çıkmaz Sokaklarda” saklıdır.

Oralarda kolaylık yoktur. Sabır ister, emek ister, her şeyden önemlisi KAVUŞACAĞINA İNANMAK ister.

Bir gün biz de bir çıkmaz sanılan sokağa girdik.

Binlerce sayfa fotokopi ve web sayfaları kafamı allak bullak ediyordu.

Aradan bir kaç yıl geçti.

Temeller oturmaya başladı.

Karanlıklar yerini sabahın ilk ışıklarına bırakmaya başladı.

Yıllarca masa başında beynimi tufan eden Tufan artık çözülüyordu.

Sorulara artık net cevaplar vermeye başladım.

Ve oturup bunları bir kitapta topladım.

Tufan’ın nasıl olduğunu bilimsel olarak her yönü ile çözen dünyada ilk kitaptır.

Tabi ki kolay olmadı. Emek, gayret, zaman, sabır yani başarıya ulaşmak için ne derseniz var.

TRT’deki programdan sonra saldırılar ayyuka çıktı.

(sayfamdaki bir yazıya bakınız)

“Bir iletişim vasıtası” yerine “cep tel” demişim.

O tarihte teknoloji olamazmış.

Bana okullarda yutturulanları attım.

Sen atamadıysan suç sende.

Bir ezberi bozmuşum.

Ülkemi küçük düşürmüşüm. Ya öyle mi.

Bir akademisyen bunu nasıl söylermiş.

Peki ya çoban mı söyleyecekti.

Teknolojinin bulunmadığı, müslüman bilim insanlarının meridyenlerin uzunluğunu ölçtüğü zaman, veya

Uluğ Bey zamanında “Tufan zamanında yüksek teknoloji vardı, Kuranı kerimdeki ayetler de buna senet olabilir” denseydi

bütün müminler inanırdı.

Çünkü günümüzün eğitimi ile zehirlenmemişlerdi.

Onlardan bazıları zaten geçmişte yüksek teknolojinin yaşandığını biliyorlardı.

Haber verenleri de oldu.

Şimdi bakın.

Adamın vergisi ile maaşım ödeniyormuş.

Al vergini başına çal. Bunu derken suç işlemiyor musun.

O günler susmuştum. Doğrusu da buydu.

Çokları Tufan kitabımızdaki bilgilere “Çıkmaz Sokak” dediler.

Evet nicelerinin nazarında çıkmaz bir sokaktır.

Ama sen gel bana sor.

Ve olaya bilimsel açıdan tarafsız bakanlara sor.

İster reddet, ister kabul et.

Tufan zamanında dünyada bir yüksek teknoloji vardır ve

Tufan’ın nasıl vukubulduğu kitabımızla çözülmüştür.

Biz Tufan hakkında yazdıklarımızın Tufan olayını temelinden çözecek sanki sabahın ilk ışıkları olduğunu görüyoruz.

Çünkü elimde ışığı bilim olan bir fener vardır.

İnkâr edilemez senetlerim vardır.

Duymak istemediğiniz.

Çünkü sizin niyetiniz Firavunun, Ebu Cehilin niyetinden farksızdır.

Sizin niyetiniz şahsımda imana saldırıdır.

Sakın başarılı olduğunuzu zannetmeyin.

Tükenmişliğinizin acısını ruhunuzda yaşıyorsunuz.

Devam edin. Doldurun kaplarınızı, çıkın ekranlara.

Sahi ya o yüzünüze bakarken niye üşüyorum. 

 

Artık Tufanı bahane edip müslüman evlatlarının imanını çalamayacaksınız.

Artık “Kurandaki Tufan’ın kaynağı Sümerlerdir” diyemiyeceksiniz.

Artık “Kuran ilahi bir kitap değildir” diyemiyeceksiniz

Artık “tarih Sümerlerle başlamıştır” diyemiyeceksiniz

Artık “ilk yazıyı Sümerler kullanmıştır” diyemiyeceksiniz.

Artık “mağaradan geldik” diyemiyeceksiniz

Ve artık hakir gördüklerinizin ilmi altında ezileceksiniz.

 

Duvarın karalığına yemin edenin bir tevili vardır.

Gündüz bembeyaz, süt gibi beyaz duvarlar, gecenin karanlığında simsiyahdır.

Duvarın rengini üstüne düşen ışık gösterir.

İnsanın içinde ne olduğunu da hakikate olan tepkisi belirler.

Kabul veya red.

Reddeden zavallılar siz hiç mutlu oldunuz mu.

Sizin mutluluğunuz başkalarının mutluluğunu çalmaktır.

Bak o zaman çok mutlu olursunuz. Kucaklaşırsınız.

Ama o kucaklaşma var ya iki nar birbirini yakar.

Kucaklaştıkça narınız artacaktır.

Devam;

Her şeye doyum vardır ama,

Birini Allah için sevmeye doyum yoktur.

O da bizde yoktur. Ne yapalım elimden aldılar.

Şimdilik bir kalem ve bir kağıda hiç doymam.

Ya bilimsel bir konu ile ya bir şiirle doldururum.

Gecenin karanlığını yırtan gönlümün sesini kim işitir ki.

 

Yürüdüm ıssız dağlara alıp başım

Ruhum yorgun, olsun yokluk yoldaşım

Kim bilir derdim, hiçlik sırdaşım

Yanar şu gönlüm bilinmez bir şeye

 

Gel gidelim Anka Kuşuna Yavuz’um

Kabım boş hem, seadete susuzum

Bir nazarı yıkar, pak eder ruhum

Çağlar şu gönlüm bilinmez bir şeye

 

Formüller sevgilimdir, matematik en sevdiğim yemektir.

Bilmediklerimi öğrenmek gül koklamak gibidir.

Bilim gönlümün tacıdır. Bilim sevdamdır.

Kabım boş, bilim edinmeye serhoşum.

 

Ben böyle sevdim ateşe verdiler

Kim yanmadı ki sen de yan dediler

 

Çocukluğumdan beri hep sorarım, sorgularım.

Mayamda bu var. Kabımda bu var. Beynimde bu var.

Bilinmeyenler benim için birer bulmacadır. Onlara kavuşmak, onları anlamak ruhuma huzur verir.

Bilinmeyenler birer karanlıktır, ama ben o karanlıkta yürümekten zevk alırım. Çünkü o karanlıklar bana ışık veriyor.

Herkesin bildiği beni sıkıyor.

Yürüdüğüm yol, bastığım toprak benimle mesut olmalı.

Üzerimde yürüyen maddenin hakikatini anlamaya can atan biri.

Allahu teala benden bu dünya ile ilgili bir şey dilememi isteseydi maddenin hakikatinin ne olduğunu isterdim.

Atomu oluşturan parçacıkların aslı nedir

Enerji nedir.

Uzay nedir, nerede biter

Ve zaman nedir.

Ruh nedir.

Sonsuzluk nedir, sınırı var mı.

Allahu teala akıl verdi, zekâ verdi.

Ve Tufan’ı sorguladım. Nasıl oldu.

Soruyorum ama sorgulanıyorum.  

Eyvah ülkem.

 

Bütün ilmimle biliyorum, o ilmimin ışığında bütün kalbimle hissediyorum.

Tufan’da elbette yüksek teknoloji vardı

Hem de şimdikinden daha yükseği.

Aksi nedir biliyor musunuz.

Okullarda beyinlere vurulmuş birer kilittir. Açamıyorsan suç bende mi.

Tabi ki eğer Kuranı kerimi hak kitap kabul ediyorsanız.

Diğerlerinin tenkidlerine zerre kadar tenezzül etmem. Onun kabında o var.

Kalbi ile bizi haklı bulsa da hakikati inkâr edebilir (mahallesinin baskısından).

Tufan konusundaki açıklamalarımıza gelen tepkileri anlıyorum.

Ben de olsam “hocam bu CEP TEL neyin nesidir, senedin nedir” derdim.

Tabi konuşturulmayınca biraz da haklı tepkiler aldım.

Ama ey insanoğlu biraz da konuşturmayana hesap sor.

Hıncal Uluç bey gibi cesur ol. Helal olsun. Ne dedi.

Bu hocanın suçu “Türk olmak mı”.

Amerikalı deseydi öper başına koyardı.

Alman deseydi “bizimkiler ne yapıyor” derdi.

Türk deyince buz kesiliyorlar.

Aşağılık kompleksi mi var sizde.

İyi dinle

30 yıl önce ABD’ye gitmiştim.

ABD’li doktora öğrencileri nazarımda yıldızlarda idi. Ben kim onlar gibi olmak nerde.

Aradan bir yıl geçti. Dedim ki “onlar zeki ise ben de zekiyim”.

Aradan iki yıl geçti.

Yumruğumu masaya vurucasına içimden dedim.

“Ben onlardan zekiyim”

Ben bunu yaşadım.

Kompleksi bırak. Senin bilim insanın o Amerikalının sahip olduğu imkânlara sahip değil.

Halk için “doğduğun yer değil, doyduğun yer”

Bilim insanı için “doyduğun yer değil, imkânın olduğu yer”.

Senin TÜBİTAK’ın özel sektörün olsaydı 50 yılda Ay’a araç göndermişti.

Devam edelim.

Önemli bir şey hissettim.

Bu ülkenin hali Ortaçağdaki Avrupa’dan pek farksız değil.

ABD’de doktora yapmamışım. Yüksek lisans yapmamışım.

Veee cemaatciymişim. En çok bu güldürdü ve tabi ki en çok bu sinirlendirdi.

Bize cemaatçi diyenin o kulvarda biri olduğuna inanırım.

En güzel savunma saldırıdır.

Beni yakınımdaki herkes iyi bilir.

Bana cemaatçi dedikleri için kendimi savunmaya  TENEZZÜL DAHİ ETMEM.

Niye şikayette bulunmadınız.

Doktoramı ABD’de yaptım. 100 yıldan fazla bir zamandır bilinmeyen bir kimyasal olayı çözdüm.

Para verip tescil ettirdim. İlaç geliştirilmesinde işe yarayabilir.

Yine o güne kadar kimsenin muvaffak olamadığı bir maddeyi elde ettim.

Nasıl mı anlatayım. Allahu Teala elbette ihsan etti.

Doktora yaptığım bölümde adına kürsü açılan ABD’li bir profesör varmış.

Bölümün gelmiş geçmiş en meşhur profesörü.

Bu hoca yıllar önce bir madde sentezlemek istiyor ama başarılı olamıyor.

Aynı maddeyi bir Alman bilimadamı da elde etmek istiyor ama muvaffak olamıyor.

Şu dadaş da bir denesin belki muvaffak oluruz dedik.

Deneyi kurduk ve bilgisayarın başına geçtik. Deneyi unuttuk.

Birden hatırladım. Eyvah madde yandı dedim.

200 derecede deneyi tutmak istedim ama sıcaklık 250 dereceye yaklaşmıştı.

Benim niyetim maksimum 210 derecede sıcaklığı tutmaktı.

Tabi ki maddem yandı diye çok üzüldüm.

Adına kürsü açılan meşhur profesör ve Alman bilimadamı 160-180 derecede deneyi yapıyorlar.

Bizimki kazara 250 derecede oldu.

Maddeleri saflaştırıp NMR’da (Nükleer Manyetik Rezonans) ve GC-MS de sonuçlara baktım.

O üzüntüm birden sevince dönüştü.

Çünkü iki bilim insanının yapamadığını yapmıştım.

Dünyada bir ilkti.

Ben doktora yapmamışım öyle mi.

Siz bu ülkede doktorayı tamamlamak için geceleri sabahlara kadar laboratuvarda çalışan kaç kişi bilirsiniz.

Belki hiç. Ben nice geceleri laboratuvarda yalnız başıma sabahlara kadar çalıştım.

Sabah laboratuvarda olurdu.

Görevliler gece 2-3 gibi gelir kontrol ederlerdi.

Biliyorlardı labda çalıştığımı, ışıklar yanıyordu.

Bu bir teşbihtir.

Benim cebimde, bazıları hariç,

Türkiye’de yetişmiş 100 tane kimya profesörü vardır. 

Buyur sana bir CEP TEL daha. Tepe tepe kullan. Çarpıyorum o suratına, al tepe tepe kullan.

İlkokul yıllarında çocukluğumda İspir’in dağlarında körpelere (kuzu ve oğlaklara) çobanlık yaparken dağlardaki taşların niye farklı renklerde olduğunu düşünürdüm, sular niye köpürüyor, o köpük nedir. Suyun içinde ne var. Evden tuz çalıp (tuz kıymetli) çayın suyuna döktüm, minik bir köpürme oldu. Bak işte bu güzel. Bunlar bizi kimyacı yaptı ve deney yapmaya daha onbir yaşımda başladım. Çobanlık yaparken dağda o yaşta elbisemin düğmesini çıkarıp taprağa gömdüm. Halbuki düğme kıymetli. Bir yıl sonra gelip bakacağım rengi değişmiş mi. Evde plastiği erittim, zehirlendim. Toprağa tuzruhunu döktüm, zehirlendim. Kabına sığmayan biri. “Düşünce büyük, beden küçük sığmıyor”.

Bilimsel olarak hep sorguladım.

TUFANI DA SORGULADIM

Bu kadar su nerden geldi, nereye gitti, hayvanlar nasıl toplandı, bir gemiye nasıl sığdı, hayvanlar nasıl bakıldı, ne zaman oldu, bütün dünyada mı oldu. Mucizeydi diyenlere “ya mucize değildiysse nasıl oldu”. Mucize olduğuna kesin senedin var mı. Elbette yoktur.

Yanan gönüller söyleyip gittiler                                                                                  Bu aşka kelam yetmez dediler

Devam edelim.

Okullarda hocalarımız tarafından bize verilenler hocalarımıza hocaları tarafından verilenlerdir.

Başka hiç bir şey değildir.

Hocalarınızdan duyduğunuz size ilginç gelen konuları hiç sorguladınız mı diye size sorsalar ne dersiniz.

Kimisi HAŞA, ASLA

Kimizi BAZEN

Kimisi HER ZAMAN der.

Ben o her zaman diyenlerdenim.

Bazı bilgiler hocalarımıza ve dolayısıyla bize maalesef maksatlı olarak verilmiştir.

Çünkü bu bilgilerden bazıları insanın atasının maymun olduğunu kabul eden düşüncenin eseridir.

Bunun aksine bir şey söyleyince fincancı katırcılarını ürkütmüş olursun.

Maymundan geldiysen “Haşa ALLAH YOKTUR, PEYGAMBER YOKTUR, KİTAP YOKTUR, DİN YOKTUR, KURAN YOKTUR”

Maymundan geldiğine inanan veya inandırılan bir millet veya kişi dini inkâr eder.

Bazıları bir yaratıcıya inanabilir ama peygamberlere inanmazlar.

Hem maymundan geldiğine hem de bir dine inanan kişi çok saftır. 

Böyleleri birilerinin çok işine yarar.

Kuranı kerimde bilim vardır diyene hakaret yağdırırlar.

Onların gerçeği işitmeye kulakları sağır, görmeye gözleri kör, bilmeye beyinleri burulmuştur.

Onlar hakikati işitmeye kördür, sağırdır, topaldır.

Onlardaki beyin esir edilmiştir.

Atası maymun olanın kitabı olmaz.

 

Şimdi biraz bilimsel olarak Tufan’a konusuna girelim.

Tufan’da Dünyanın Nüfusu

Şimdi diyecekler ki Buyur sana üçüncü bir CEP TEL”

Bana inancımdan dolayı saldıranlar. Alın bu CEP TEL’leri ve tepe tepe kullanın.

Ruhumda size Yıldırım Beyazıt’ın verdiği cevap var.

“Git yine gel ve bana bir zafer daha kazandır”.

O CEP TEL ellerinizde patlamasa da mezarlarınızın üzerinde elbette patlayacaktır.

Elbette geçmişte yüksek teknolojiye ulaşıldığına dair çok güçlü bilimsel senetler ele geçecektir.

Tufan’da Dünyanın Nüfusuna gelelim.

Sakin olun. Köpürmeyin. Yoksa ütülerim. Bende elbette seni ütüleyecek ilim vardır.

İnsan karanlıkta ışığa hakaret eder mi.

Hem ışığa hakaret edeceksin hem de ışıktan istifade edeceksin.

Işığa hakaret edip de ondan istifade eden kişiden hayr gelmez. O ışığı şer için kullanır.

Tufan’da dünyanın nüfusu konusunda elimizde bir değil tam üç kaynak vardır.

  1. Hazreti Adem’in 41 çocuğu olması (yani 20 çift kabul edebiliriz).
  2. Ömürlerin bin yıl civarında olması (Sümer tabletlerinde çok daha yüksek).
  3. Hazreti Adem ile Hazreti Nuh arasında yaklaşık 24 bin yıl olması (Sümer tabletlerinde 241.200 yıl).

Adem aleyhisselamın 41 çocuğu vardı. Sümer kayıtlarına göre Hazreti Adem ile Hazreti Nuh arasında 241.200 yıl vardır.

Bizim hesaplamalarımıza göre maksimum 24.000 yıl. Soruyorum.

20 aileden çıkarak ömürlerin 500-1000 yıl aralığında olduğu o dönemde 20 bin yılda nüfus ne kadar artar.

www.yavuzornek.com/tufanda-dunyanin-nufusu-en-az-10-milyar-kadardi/

Bu her ailenin sekiz çocuğu olsaydı nüfus beşyüz yılda 40 bine, bin yılda 40 milyona yükselir.

İkinci bin yılda çocuk sayısını dörde düşürelim. Bin yıl sonra 40 milyara ulaşır.

İkinci bin yılda çocuk sayısı altı alındığında Hazreti Adem’den iki bin yıl sonra insan sayısı 3 trilyonu bulur.

Bu hesabın binde biri doğru olsa 3 milyar eder ve daha Tufan’a yaklaşık 20 bin yıl var.

Yani Tufan esnasında dünyada milyarlarca insan vardı.

Hazreti Nuh doğduktan bin yıl sonra Tufan oldu. Bu tarihten başlamak üzere;

Her ailenin ilk 100 yılda altı çocuğu oldu ve daha olmadı. Çocuk ve torunlarının da aynı şekilde sadece ilk 100 yılda altı çocuğu oldu.

Bu hesaba göre Hazreti Nuh doğduğunda dünyanın nüfusu ve Tufan’daki nüfusu.

100 bin olsaydı; 8 milyar 750 milyon

500 bin olsaydı; 43 milyar 750 milyon

1 milyon olsaydı; 87 milyar

2 milyon olsaydı; 174 milyar olurdu.

Bu hesabın %10’u doğru olsa Tufan’da dünyanın nüfusu 17 milyar, %5’i doğru olsa 8 milyar olurdu.

Son bin yılda doğanların ömrü 800-1000 yıl civarında olsaydı dünyanın nüfusu şimdi 50 milyarı geçerdi.

Dünyadaki bütün ülkelerin nüfus yoğunluğu Hollanda’nın nüfus yoğunluğuna eşit olsaydı dünyanın nüfusu 55 milyar olurdu. Bahreyn esas alınsa 272 milyar, Singapur esas alınsa bir trilyonu geçerdi.

Tufan’ı Yer Yüzünde Herkes İşitti

Hazreti Nuh 950 yıl kavmini imana davet ediyor.

Kuranı kerimde “Dağlar Gibi Dalgalar” deniyorsa “Dağlar Gibi dalgalar vardı” demektir.

Aksini inkâr eden Kuranı kerime inanmamış olur.

Dağlar gibi dalgalara dayanabilen bir gemi yapıldığına göre bu gemi en az 1800’lü yılların teknolojisi ile yapılmıştır. Böyle bir gemi o dalgalara asla dayanamaz ama biz şimdilik öyle kabul edelim. Yani Tufan’dan hemen önce insanların EN AZ 1800’lü yılların teknolojisine sahip olduğunu kabul edelim.

1800’lü yılların teknolojisine sahip bir dünyadaki herkes 950 yılda Ortadoğudaki bir peygamberin davetini elbette, mutlaka işitir. İŞİTMEMESİ MÜMKÜN DEĞİLDİR. Hatta 50 yılda dahi işitir. Yani Nuh aleyhisselamın davetini bütün dünya işitmiştir. Aksi elbette bilimle çatışır.

Konuya bilimsel olarak bakmayanlarla bizim işimiz olmaz.

Geçmişte Yüksek Teknoloji

Maymunun, mağara adamının teknolojisi mi olur diyenler uyanın.

Bugün de mağaralarda ve çadırlarda yaşayanlar var.

Bir nükleer savaşta onların kalıntıları kalır ama yüksek teknolojiye sahip yerler toz duman olur.

Hiç bir kalıntı kalmaz. Binlerce yıl içinde çelik ve beton çözünür, yok olur.

Ama mağaradaki adamlar ve kalıntılar kalabilir. Çünkü onlar atom bombasını yemediler.

Sen yedin ve tarihin sahnesinden silindin.

Ve yine sen yiyeceksin ve tarihin sahnesinden silineceksin.

Bugün mağarada yaşayanların beyinleri bir gün çalışmaya başlayacak ve belki 500 yıl sonra yeniden atomu keşfedecekler.

İnsanlık tarihinde bu çok oldu.

Çünkü Allahu teala buyuruyor ki “ne kadar kavim yarattığımı ben bilirim”.

Nerede o kavimler. İzleri niçin yok.

İzlerini kendileri yok ettiler.

 

Binlerce yıl önce bu dünyada yüksek teknolojinin mevcut olduğuna dair inkâr edilemez bilimsel kaynaklar vardır.

Milyarlarca insanla dolu bir dünyada teknoloji olamaz mı.

Bugün çadırda yaşayan Dogon kabilesinin binlerce yıl önceki ataları 1800’lü yılların sonlarında keşfedilen görülemeyen sönmüş bir yıldız olan Sirius-B yıldızından, Jüpiterin uydularından ve daha bir çok konudan bahsediyorlar. Günümüzün teknolojisinden çok uzak bir hayat süren bu kavmin ataları bu bilgiye nasıl ulaştı. Yüksek teknolojiye sahip atalarından kaldı.

Ataları global bir savaşta yok oldular. Çocuklarının genleri savaşlardan dolayı hasar gördü. Zekâ geriliği başladı. Bu güne geldiler. Belki gelecekte bunların beyni tekrar gelişecek ve tekrar teknoloje kavuşacaklardır.

Ama çok önemli bir gerçek var. O geri kalmış zekâdan mahrum Dogon kabilesinin bir ferdi bugün bu dünyaya gelse ilmi ile bütün dünyayı fethder. Onun nazarında biz geri kalmış bir medeniyetiz. O torunlarını tedavi eder, onlara ilmi ve dünya saltanatını verirdi.

Doğon kabilesinin ataları insanın 4 atadan geldiğini söylüyor. Bu Hazreti Nuh ve üç oğlunu haber veriyor olabilir.

ABD’de ilk atom bombası test edildiğinde çöldeki kumlar eriyerek camlaştı. Bilim insanları hayret ettiler. Çünkü benzerleri ortadoğuda ve dünyanın başka yerlerinde bulunmuş fakat nasıl oluştuğu anlaşılamamıştı. Hindistan’ın Mahabharata destanında ve Sümer tabletlerinde nükleer savaş benzeri bir olay anlatılıyor. Tevratta Sodom ve Gomore de aynı şeydir.

Çindeki deprem cihazı, 170 bin yıllık borular, Antikythera mekanizması, Maya astronotu, Balbeek Taşları, Mısır Piramitleri ve daha pek çok kalıntı geçmişte bir yüksek teknolojinin varlığını bildiriyor.

Hazreti Nuh elbette bir iletişim vasıtası ile konuşmuştur. Yüzlerce km uzaklardaki oğlunu gemiye çağırması, oğluna sesini duyurması mucizedir diyenlere şunu sormak lazım.

O zaman Tufan’a ne gerek vardı.

İnanmayan herkesin canı anında alınırdı. Veya bir hastalıkla alınırdı. Allahu teala veba gibi bir hastalım yaratamaz mı.

Hayvanları taşımasına ne gerek vardı, yeniden yaratılırdı.

Gemiye ne gerek var.

Sulara ne gerek var.

Tufan’a ne gerek var.

Allah için zorluk yoktur “ol” der olur.

Demek ki Tufan’da her şey mucize değildi.

Allahu teala “dağlar gibi dalgalar” buyurarak Tufan esnasında yüksek teknolojinin var olduğunu bildiriyor. Yalnız “oğlu ile konuştu” buyurulsaydı bu ayeti kerimeden yüksek teknoloji olduğunu anlayamazdık. Geminin hemen bitişiğindeki oğlu ile konuştuğunu bunun için de teknolojiye gerek olmayacağını anlardık. Fakat başka ayetlerden yüksek teknoloji olduğunu anlardık.”Cinsiyeti olan her canlıdan bir çift al” teknolojiyi haber vermektedir.

Çünkü 6000 metre yüksekliklerden, çöllerden, kutuplardan ve derin okyanus diplerinden canlıların alınması için teknoloji gerekir.

Bu iletişim vasıtası geçmişteki telsiz de olur, günümüzdeki cep tel de olur gelecekteki bir cihaz da olur.

Tufan’da teknoloji günümüzdekinden çok daha yüksekti. Senedin nedir derseler derim ki;

Kuranı kerimde “cinsiyeti olan her canlıdan bir çift al” buyuruluyor. Bugün bilim hala yeryüzündeki cinsiyeti olan bütün canlıları keşfetmiş değildir. Ama o gün keşfedilmişti.

Kuranı kerimde gemininin yapıldığı malzemeye tahta denmiyor, levha deniyor.

www.yavuzornek.com/kurani-kerim-tufanda-yuksek-teknolojinin-varligini-bildiriyor

 

Canlıların Döllenmiş Yumurtaları Alındı

Sümerler hayvanların tohumlarının alındığını bildiriyor.

Cinsiyeti olan bütün canlı varlıklar bir gün annelerinin karnında döllenmiş bir yumurtaydı.

Hatta üreme hücrelerini alıp dışarıda bir cihazın içinde de döllendirmektedirler. Tüp bebekte olduğu gibi.

Bu yumurtalar uygun şartlarda korunarak bir süre sonra yavruya dönüştürülebilir.

O halde Tufan’da bütün canlıları gemiye almaya gerek yoktur.

Süt ve yumurta veren hayvanlar alınmış olabilir.

Suyun Kaynağı

Mantoda, 410-650 km aralıktaki derinlikte, Everest tepesini sular altında bırakacak hidroksitler halinde su kaynağı vardır. Yani bu bölge yeterince ısıtılırsa bir Tufan yine mümkündür.

Kuyruklu yıldızlar donmuş buzdur. Bir tanesi dünyaya 25.000 km mesafeden geçse parçalanır ve dünya atmosferine dağlar büyüklüğünde buzullar çarpar. Yeryüzüne yağmur değil şelale şeklinde su gelir. Bir kavim diyor ki “gökten şelale şeklinde su geldi”.

Kuranı kerimde yağmur denmiyor. “Göğün kapılarını suya açtık” buyuruluyor.

Tufan Ne Zaman Oldu.

Resul peygamber sayısı esas alındığında en az 400-450 bin yıl

Nebi peygaber sayısı esas alındığında

Her yıl bir nebi gelse 120 bin yıl

Her yıl 2 nebi gelse 240 bin yıl

Her yıl 3 nebi gelse 360 bin yıl

Her yıl 4 nebi gelse 480 bin yıl

Her yıl 5 nebi gelse 600 bin yıl eder.

Her yıl 10 nebi gelse 1 milyon 200 bin yıl. Tabiki fazlası da mümkündür.

Buzulların yaşı esas alındığında

Antarktika’da zemindeki en yaşlı buzul yılda bir cm erise 350 bin yıl.

0.5 cm erise 700 bin yıl. (Kesin olmamakla birlikte en alttaki buzulun yaşı 60 bin yıl hesaplanmış).

Kesin olmamakla birlikte başka bölgelerde bazı buzulların yaşı 700 bin yıl ve hatta 1.5 milyon yıl verilmektedir. Buna göre Tufan’ın yaşı bir milyon yılı bulmaktadır. Ancak bilim insanları tarafından bu buzulların yaş hesaplarında bir aşırılık olduğu ifade edilmektedir.

Volkan patlamaları esas alındığında

Global bir Tufan’da yeraltında devasa boyutta jeolojik olaylar oluşur.

Depremler,

Yeryüzüne çıkan çok büyük oranda doğalgaz patlamaları

Volkan patlamaları

Çok sıcak sular

Sıcak petrol

Dünyada geçmişte 500 bin-600 bin yılları arasında pek çok volkan patlaması olmuştur.

Ancak bu yaş tayinleri kesin değildir. 50 bin veya daha fazla hata payı olabilir.

Volkan patlamaları esas alınırsa Tufan’ın yaşı 400 bin yıl eskiye ve hatta daha önceye dayanmaktadır.

Aborjinler esas alındığında

50 bin yıldan beri Avustralya’da yaşayan aborjinler Tufan’dan binlerce yıl sonra gelen bir kavimdir.

İlk Yazıyı Kim Kullandı

Elimizdeki en eski yazılı kaynaklar Sümerlere aittir.

Bu gün için bu doğrudur. Yarınlarda doğru olmayacaktır.

Adem Aleyhisselamın peygamberliğine inanıyormusun

EVET

Kendisine kitap indirildiğine inanıyormusun

EVET

O kitabı okuduğuna inanıyormusun

EVET

O kitabı misal bir deri üzerine yazabileceğine de inanıyormusun

EVET

Hani ilk yazı Sümerlere aitti.

Uyan yiğidim.

 

Tufan her bakımdan bir teknoloji eseridir.

Bir bilimdir.

Bu bilimin içindeki konular ilahiyat, jeoloji, astronomi, biyoloji ve kimyadır.

 

Eğer Tufan’da insanlar günümüzün teknolojisine sahip idiyseler elbette CEP TEL veya benzeri bir cihaza sahiplerdi.

Burada esas olan onlar böyle bir teknolojiye sahipler miydi.

Bunun için senedin nedir sorusudur.

Buyurun izleyin.

Kalem bitti can mürekkeb lazım                                                                                Kıtlamadır çayım, doldur Laz’ım

Aradan bir yıl geçti.

Buradan bizi tenkid edenlere sesleniyorum.

EVET diyorum ki Tufan zamanında ve hatta Hazreti Zülkarneyn, Hazreti Süleyman ve tarihin derinliklerinde başka zamanlarda da dünyada yüksek teknolojiler vardı. ELBETTE VARDI.

Bir bilim insanı olarak edindiğim bilimin ışığında bütün kalbimle söylüyorum, haykırıyorum. Hazreti Nuh oğlu ile bir iletişim vasıtası ile konuştu.

Bu vasıta telsiz de olur. CEP TEL de olur, hava ekran da olur (havada cismin görünmesi).

Müslüman olmayanların bana saldırmasını anlarım da bu müslümanlara ne oluyor.

Kafanı dondurduklarını ne zaman anlayacaksın.

Söylediklerim islamın neyine ters.

Kitabın Kuran bu söylediklerimizi haber veriyor.

Uyan oğlum, Mars’ta sabah oldu.

“Keşke sizin sevginizi kalbimden çıkarıp atabilseydim” diyemiyorum.

Acılarınız acımdır, mutluluğunuz mutluluğumdur.

Ama bana La Havle çektirmeyin.

Uyanın, 500 yıldır uykudasınız.

İmparatorluk uykusu mu, serhoşluğu mu. Nedir bu.

Yazık. Fatih’in top dökmesi ile övünürsünüz.

O Fatih bana her imkânı sunardı.

Necran’dan Medine’ye bir hristiyan heyet gelmişti. Üstlerinde süslü papaz elbiseleri vardı. Memleketlerinde itibar sahibi idiler. Resulullah “aleyhimüsselam” ile konuşmaya başladılar. Sohbet sırasında imana davet edildiler. “Biz senden önce ima ettik” dediler. İnat ettiler, iman etmediler. Allahu teala o an Ali İmran suresinin 61. ayeti kerimesini gönderdi. Ayette Resulullahın ‘aleyhimüsselam’ onlarla mübahele yapması emrolundu. Yani hangimiz yanlış yolda isek, bozuk yolda isek Allah onu helak etsin” diyelim.

Liderleri arakadaşlarına der ki “bunun peygamber olduğu her halinden belli. Mübahele edersek ne biz ne de kavmimiz ve bizden sonrakiler kurtulur” dedi. Mübaheleden kaçındılar. Vergi vermeyi kabul ettiler. Sonra liderleri ve din önderleri gelip müslüman oldular.

Meallerde Ali İmran suresinin 61. ayetinde bunu görebilir misiniz. Asla.

Biz bunu niye yazdık.

Şunun için.

Sunduğumuz senetlere inanmayıp hala ısrar edip,

Geçmişte yüksek teknoloji asla yoktur diyenlere sesleniyorum.

GELİN MÜBAHELE EDELİM.

Resulullahın “aleyhimüsselam” yaptığını yapıyorum. 

O’na “aleyhimüsselam” uyuyorum. Sünnetine sarılıyorum.

Buyurun mübahele edelim.

Elbette parmağınıza diken batmasını dahi istemem.

Niyetim şudur ki “YANILIYORSUNUZ”

Uyan Anadolumun güzel insanı.

Sen geri kalmaya layık değilsin.

 

 Kalem bitti, kâğıt kalmadı elde                                                                                 Aşk hikâyesi hiç bitmez dediler

 

Yavuz Örnek

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*