Tufan içeriğine geri dön

Gemi duruyor mu

Geminin durup durmadına emsal teşkil edecek bir konuya kısaca göz atalım.  Kuranı kerimde Musa as ve kavmine zulmeden firavunun denizde boğulduğu bildirilmektedir. Mısır Mezopotamya gibi geçmişte zamanının en gelişmiş bölgelerinden biriydi. Bundan o bölgenin verimli arazilere sahip olduğu anlaşılmaktadır ki bunu da Nil nehrine borçludur. Eski Mısır hükümdarlarının gizemleri belki hala tam olarak aydınlatılamamıştır. Kısaca bunları tanıyalım.

Firavun, eski Mısır hükümdarlarına verilen isimdir. Mısır’a hakim olan 26 firavun sülalesi vardı. Her sülalede çeşitli firavunlar asırlarca hükümdarlık etti. Musa aleyhisselam zamanındaki firavun, tanrılık iddiasında bulundu. Kendisine secde etmeyenlere ve Musa aleyhisselama inananlara işkence ve zulümler yaptı. Bu firavun dört yüz sene yaşamış, bir defa baş ağrısı görmemişti. Eğer bir defa başı ağrısaydı, bu saygısızlık hatırına gelmezdi.

Firavun ve kavmi küfürde ve imansızlıkta ısrâr edince, Allahü teâlâ onları çeşitli belâlar verdi. önce şiddetli bir kuraklık oldu ve çetin bir kıtlığa tutuldular. Sonra su baskını, çekirge, haşarât ve kurbağa istilâsına uğradılar. Başlarına belâ geldikçe hazret-i Mûsâ’ya gidip belânın kaldırılmasını ve iman edeceklerini söylediler. Fakat belâ kalkınca azgınlıklarına devâm ederek iman etmediler. Tekrar belâlar başlarına geldi. Buna rağmen iman etmediler. Firavun ve kavmine gönderilen bu belâlar Kur’ân-ı kerim’in A’raf sûresinde bildirilmektedir. Firavun ve kavmi, Mûsâ aleyhisselâmın gösterdiği mûcizeler karşısında İsrâiloğullarının Mısır’dan gitmelerine izin verdi.

Mûsâ aleyhisselâm bir vakit tâyin ederek bir gece vakti bütün İsrâiloğullarını toplayıp Mısır’dan çıktı. Bunun üzerine Firavun izin verdiğine pişmân oldu. Derhâl askerini toplayıp, peşlerine düştü ve sabaha doğru onlara Kızıldeniz kenarında yetişti. Önlerinde denizi arkalarında düşmanı gören İsrâiloğulları endişeye kapıldılar. Bu sırada Allahü teâlâ Mûsâ aleyhisselâma meâlen: “Asân ile denize vur. ” (Şuarâ sûresi: 63) diye vahyetti. hazret-i Mûsâ bu emir üzerine asâsını denize vurdu. Deniz hemen ikiye ayrıldı her bir tarafı yüksek bir dağ gibiydi. Önlerine çok geniş ve kupkuru on iki tâne yol açıldı. On iki sülâle olan İsrâiloğulları bu yollardan yürüyüp karşıya geçtiler. Firavun, askerleriyle birlikte peşlerine düşüp denizde açılan yola dalınca, açılan yol kapanıp sular kavuştu. Firavun askerleriyle birlikte boğuldu.

Firavun boğulmak üzere iken “inandım” demişse de onun ye’se kapılarak söylediği bu sözü kabul olunmadı. Bu hususta kur’ân-ı kerim’de meâlen şöyle buyurulmaktadır: “İsrâiloğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri haksızlık ve düşmanlıkla arkalarına düştüler. Firavun boğulacağı anda, “İsrâiloğullarının iman ettiğinden (Allah’tan) başka bir ilâh olmadığına inandım, artık ben de Müslümanlardanım. ” dedi. ” (Yûnus sûresi: 90). Ancak Allahü teâlâ firavun’un imanını kabul etmedi ve ona Cebrâil aleyhisselâm vâsıtasıyla şöyle hitap buyurdu: “Şimdi mi inandın daha önce baş kaldırmış ve bozgunculuk etmiştin“.

İsrailoğulları sağ salim karşı tarafa geçtikten sonra firavunun ve ordusunun helak olduğunu gördülr. Ancak firavundan çok eziyet gören bazıları firavunun kurtulmuş olabileceğini ve kendilerine tekrar zarar verebileceğini düşünmeye başladılar ve bu durunu Hz. Musa’ya arzettiler. Bir dalga firavunun cesedini arazide yüksekçe bir yere attı. Zırhı üzerinde idi. İsrailoğulları onun cansız bedenini görünce rahatladılar. Aşağıdaki ayeti kerimelerde bu durum bilidrilmiştir.

“Bunun üzerine ‘asanı denize vur’ diye vahyettik. Vurunca parçalandı, herbiri kocaman bir dağ oldu.” (Şuara, 63)

“İsrailoğullarını denizden (salimen karşı tarafa) geçirdik” (Yunus, 90)

“Denizi de (karşı yakaya geçtikten sonra, sana açılan yolu da kapamayıp) açık bırak; çünkü onlar (açık görecekleri bu yola girip) bir ordu halinde boğulmuş olacaklardır.” (Duhan, 24)

“Firavun ordusuyla onları takip etti. Deniz de onları içine alıverdi. Hem de ne alış” (Taha, 78).

“Firavun ve askerleri İsrailoğullarını takip ederken, denizin ayrılmış olan sularını dehşetle görmüşler fakat kin ve düşmanlıklarından dolayı bir anlık tereddütten sonra onlar da deniz içinde açılan yola girerek takibe devam etmişlerdi. Ancak denizin ayrılmış olan suları tekrar birleşmeye başlamış ve sonunda firavunla birlikte bütün ordusu, tek bir kişi dahi kurtulamadan sulara gömülmüştür” (Şuara, 65-66).

” (Yûnus sûresi: 92) “Biz de bugün seni cansız bedeninle denizden yüksek bir yere atacağız ki, arkadan geleceklere bir ibret olsun. Bununla berâber doğrusu insanlardan birçok kimseler âyetlerimizden (ibret verici mûcizelerimizden) gâfildirler. 1144 yılında vefat eden tefsir alimlerinden Zemahşerî, Yûnus Sûresinin 92. âyetinin tefsirinde kendisinden 8 asır sonra bulunacak olan cesedi haber veriyordu.

“Seni, deniz kenarında bir köşeye atacağız. Cesedini tam, noksansız ve bozulmamış halde, çıplak ve elbisesiz olarak, senden asırlar sonra geleceklere bir ibret olmak üzere koruyacağız.” (Kessaf Tefsiri, Cilt 2, S. 251/252)”. Başka bir tefsirde “bugün senden sonra geleceklere ibret osun diye cansız vücudunu bozulmaktan kurtaracak, onu sahilde bir tümseğe atacağız. Doğrusu insanlardan bir çoğu, hakikaten âyetlerimizden gafildirler“.

Firavun’un cesedi bir İngiliz araştırma ekibi tarafından Kızıldeniz kenârında kumlar arasında bulunarak İngiltere’ye götürüldüğü bildirilmektedir. Hâdisenin olduğu zamandan bugüne kadar binlerce yıl geçmiş olmasına rağmen, Firavun’un vücudu bozulmamış hâliyle secde eder vaziyette Londra’daki meşhur British Museum’da sergilenmektedir.

British Museum’da sergilenen cesedin firavuna ait olmadığına dair tartışmalar vardır. Biraz bozulduğundan dolayı bunun firavunun cesedinin olamayacağını iddia edenlere denilebilir ki hangi ceset binlerce yıl bu kadar kalabilir. Bir ilaçla mumyalanma ihtimali de olabilir mi acaba sorusu geliyor akla ama böyle bir şey olsaydı evrimcier bunu yazarlardı. Mumyalanma varsa kimyasal test ile tesbit edilebilir ki bu güne kadar böyle bir haber yayınlanmadı. Mumyalanmışlar piramitlerin içinde yani özel yerlerde bulunduğu halde bu çölde bulunuyor. British Museum’daki görevlilerine bu cesedin firavuna ait olup olmadığı sorulduğu zaman güldükleri bizde böyle 15 tane daha var dedikleri medyada yazılı. Peki varsa onları niçin sergilemedikleri de ayrı bir soru, Acaba gerçekten var mı.

Bir kısım insanlar da eğer bu ceset firavuna ait olsa yahudiler büyük rağbet gösterirler diyor. Göstermezler, göstermeleri de beklenemez. Çünkü bu olay Kuranı kerimde vardır. Eğer gösterirseler Kuranı kerimi tasdik etmiş olurlar. Amma inanırlar ki ceset firavuna ait.

Peki İngilizler niçin sergiliyor, onlar da yahudiler gibi islama karşı.

Para ve itibar için. British Museum’un itibarı ve gelecek milyonlarca turist için. Bu iki sebep cesedi sergilemek için yeterli sebeptir. Peki para kazanmak için mumyalanmış cesedi sergileyemezler mi sorusuna verilecek üç cevap var. Birincisi yukarıda bildirildiği gibi dalgaların cesedi suyun dışında yüksek bir yere atmaları, Yunus Suresi 92. Ayeti ve cesedin yaşı. Musa as günümüzden yaklaşık 4400 yıl önce yaşamıştır. Kaynaklarda bildirilen “3000 yıllık firavun cesedi“ haberi milattan ince 3000 yıl olsa gerektir. Çünkü Hz. Musa milattan yaklaşık 3000 yıl önce yaşamıştır. Eğer British Museum’da sergilenen firavunun cesedi günümüzden önce 3000 yıllıksa bahsedilen firavuna ait olmadığı anlaşılır. Milattan önce 3000 yıllık olduğu anlaşılırsa firavuna ait olma ihtimali vardır.  Ancak mutlaka firavuna aittir diyemeyiz. Nitekim aşağıdaki reportajda cesedin ömrünü 3200-3500 vermektedir.

Aşağıdaki yazı önemli bilgiler veriyorsa da tartışmaya açık, akla sığmayan ifadeleri de içermektedir. Önce yazıya bakalım.

Arkeolog Derek A. Welsby (British Museum Eski Mısır Eserleri Bölümü Yetkilisi):  “Firavun olduğuna dair hiçbir kanıt yok”

Dünyadaki diğer bütün büyük müzelerde olduğu gibi, uluslararası üne sahip British Museum’da da her eser o alanda uzmanlaşmış küratörlere (sergi düzenleyicisi) zimmetlenmiş durumda. Saygın İngiliz arkeologlarından Derek A. Welsby de müze envanterinde EA 32751 kod numarasıyla kayıtlı bulunan bu mumyanın “bilimsel ve idarî hâmisi” konumundaki kişi.

Bu tartışmalı buluntuya ilişkin olarak Welsby’den aşağıdaki bilgileri aldım.

Bana son derece ilginç bir başvuruyla geldiniz. Sizi ve değerli okurlarınızı doyurucu bir biçimde aydınlatmak için elimden geleni yapacağım. Sözünü ettiğiniz “firavun” iddiasını daha önce de bir kez duymuştum. Ama, bilimsel açıdan ciddiye alınacak bir husus olmadığı için pek de üzerinde durmadım.

Şimdi bu yazıdaki gerçeği yansıtmayan cümlelere bakalım.

“Bana son derece ilginç bir başvuruyla geldiniz”.

Kendisine bu “bu ceset firavuna mı aittir” diye sorulduğunda verilen cevap çok ilginç. Sanki İngiliz vatandaşı hem de konusunda uzman kişi bunu hiç işitmemiş, hiç bir yerde rastlamamış, şaşırmış.

Sizi ve değerli okurlarınızı doyurucu bir biçimde aydınlatmak için elimden geleni yapacağım.

Birinci cümleden anlaşılıyor ki samimi olmayacak. Nitekim bunun izlerini bir sonraki cümlede görüyoruz.

Sözünü ettiğiniz “firavun” iddiasını daha önce de bir kez duymuştum. Ama, bilimsel açıdan ciddiye alınacak bir husus olmadığı için pek de üzerinde durmadım.

Bu cesedin firavuna ait olup olmadığına dair bir iddiayı ömründe ikinci kez duyuyor. Çok garip değil mi. Cesetten sorumlu kişinin söylediklerine bakınız.

Ve devam ediyor.

“Bu ceset, bizim ‘doğal mumya’ dediğimiz türden bir arkeolojik buluntudur. Yani, bozulmaması için eski Mısırlı uzmanlar tarafından derisine ve deri altı bölümlerine herhangi bir kimyasal madde sürülmemiştir. Bütün iç organları kurumakla birlikte yerli yerindedir. Ancak bu durum onun bir “mucize” olduğunu kanıtlamaz. Çünkü, gerek bizim müzemizde, gerekse dünyanın diğer pekçok müzesinde bunun gibi daha yüzlerce “doğal mumya” mevcuttur. Doğal mumyalar, iklim koşullarının uygun olduğu her bölgede kolayca oluşabilirler. Yeni ölmüş biri kuru çöl kumlarında açılan bir mezara uzatılır ve üzeri zaman yitirilmeksizin yine aynı kuru kum ya da toprakla sıkı sıkıya kapatılır. Böylelikle vücuttaki sıvılar yüksek sıcaklıkta kısa süre içinde buharlaşır ve ceset bir tür fosile dönüşür. Benzer görünümlü doğal mumyalara Mısır’ın daha birçok çöllük bölgesinde ve Peru’nun Nazca ovasında da rastlayabilirsiniz”

Burada da bir çarpıtma bulunmaktadır. “Yeni ölmüş biri kuru çöl kumlarında açılan bir mezara uzatılır ve üzeri zaman yitirilmeksizin yine aynı kuru kum ya da toprakla sıkı sıkıya kapatılır”.

Ancak firavun için bu yapılmamıştır. Denizdeki dalga onu bir kum tümseğinin üzerine atmıştır. Bilimsel yönden başka bir terslikte var. Çöl sıcağı insanın bedenindeşi bütün bakterileri ildüremez kanaatindeyim. Bedeni çürüten bakterilerdir. İnsan vücudunda milyarlarca bakteri bulunmaktadır. O sıcaklıkta acaba bütün bu bakteriler öldü mü. Bakteriler olmasaydı ilk canlının ortaya çıktığı günden bugüne kadar geçen zamanda oluşan canlıların cesetleri bütün dünyada her metrekaresinde yüzlerce metreye ulaşırdı.  Çöl şartlarında bakterilerin sağ kalmasını iddia etmek ne derece doğrudur. Evet o şartlarda bedenlerde pek su kalmayabilir, ama bakteriler canlı kalabilir. Bedenin bozulmaması için kömürleşmesi lazımdır. Yani bedende hiç hidrojen atomunun bulunmaması gerekir.  

“Elimdeki resmî kayıtlara göre, Geç Hanedan Öncesi Dönem’e ait olan (M.Ö. 3500-3250 arası) bu ceset, Yukarı Mısır’daki Cebeleyn kasabasında yapılan resmî bir kazıda bulunmuştur. Öncelikle, kazı mahallinin Kızıldeniz’e olan aşırı uzaklığı ki bu mesafe ortalama 300 km. dir. Bana aktardığınız iddiayı coğrafî açıdan geçersiz kılıyor”.

Verilen tarih Musa As’ın yaşadığı zamana uyuyor. Bulunduğu yerin Kızıldeniz’e 300 km olduğunu vurguluyor. Ancak konuşmanın başında cesedin firavuna ait olamayacağını geçersiz sebeplerle iddia etmesi bu cevabına gölge düşürüyor yani inandırıcılığı kalmıyor.

Öte yandan, aynı kazı sırasında, mezarda cesedin ayrıcalıklı kimliğini ele verecek hiçbir özel takı, giyisi ya da işarete de rastlanmamış. Eski Mısırlılar sevdiklerini gündelik hayatta kullandıkları eşyalarla gömmeyi âdet edinmişlerdi. Altından yapılma gündelik eşya ve mücevherat, bu kültürde bütün asillerin mezarlarında mutlak surette karşılaşacağınız çok önemli sınıfsal göstergelerdir. Bizdeki mumyanın çevresinde gördüğünüz kap-kacak, onun bulunduğu mezardan çıkan orijinal eşyalarıdır. Bunlar ise gayet sıradan, o çağda avamın kullandığı türden toprak malzemelerdir. Eğer ki bu kişi kutsal metinlerde sözü edilen “lanetlenmiş firavun” ise o halde içi ve çevresi başka insanlarca düzenlenip süslenmiş olan nizamî bir mezarda bulunmasının hiçbir mantığı yok; gelişigüzel bir biçimde bulunması daha akla ve mantığa yatkın olurdu.

Bu paragrafda da kendi kendini inkâr ediyor. Diyor ki “Öte yandan, aynı kazı sırasında, mezarda cesedin ayrıcalıklı kimliğini ele verecek hiçbir özel takı, giyisi ya da işarete de rastlanmamış”. Sanki firavunun ilahi bir ceza ile boğulduğunu bilmiyor. O günden bu güne kadar bedenindeki çelik zırh dahi çürüyüp giderdi.

Hemen akabinde “bizdeki mumyanın çevresinde gördüğünüz kap-kacak, onun bulunduğu mezardan çıkan orijinal eşyalarıdır. Bunlar ise gayet sıradan, o çağda avamın kullandığı türden toprak malzemelerdir”. Bu toprak malzemelerin o tarihe ait olduğunu nereden bileceğiz ve ait ise kendilerinin koymadığı ne malum. “Sözkonusu iddia, cesedin kimliği konusunda daha başka tutarsızlıklar da içeriyor. Bu kişinin 2. Ramses olduğunu ileri sürmek, tarihsel gerçeklerle tam anlamıyla alay etmek demek. Çünkü, Ramses 2’nin mumyalanmış bedeni Mısır’ın Krallar Vadisi’ndeki özel mezarından zaten yıllar önce bilim adamları eliyle çıkarılmıştı ve şu anda da Kahire Müzesi’nde koruma altında bulunuyor”.

Konuyu çarptırıyor.

“Bütün bu gerekçelerin ışığında, gerçekliğini araştırdığınız iddianın hiçbir tarihî ya da bilimsel geçerliliği ve tutarlılığı bulunmadığını bilmenizi isterim. Böyle bir iddiayı destekleyecek en küçük bir bulguya sahip olsaydık, bu mumyayı müzemiz galerilerinde şu anki konumunda değil zaten, çok daha farklı ve görkemli koşullarda sergilerdik”.

Burada mantıkı olarak önemli bir konuya temas ediyor. Eğer ceset firavuna ait olsaydı “çok daha farklı ve görkemli koşullarda sergilerdik” diyor. Ama bakın bir vatandaşımız nasıl bir iddiada bulunuyor.

“Kardeşim bunlar gerçeğinin yanında oyuncak kalıyor. Gerçek firavunun cesedi içi su dolu cam fanusun içinde müslümanlara yasak olan bir müzede sergileniyor. Bu cesedi gören kişi secde eder vaziyette bulunan firavunun en fazla birkaç gün önce öldüğünü zanneder. Firavun yaklaşık iki metre boyunda ve yüz kilo civarında ne şişman nede zayıf olan kel kafalı birisidir. Ben yaklaşık 20 yıl önce yabancı dilde yazılan bir ansiklopedide müzedeki resmini görmüştüm. Kitabı getiren arkadaşta bu kitabı gösterdiği için çok korkuyordu. Gerçek firavunun cesedini bizlerden gizliyorlar. Aynı gerçeğe yakın olan incili gizledikleri gibi.”

İngilizlerin bu cesedin sıradan bir kişiye ait olduğunu ve günümüze kadar doğal yollarla korunduğunu iddia etmelerinden şunlar anlaşılıyor.

Yıllar önce cesedi görenler bu cesedin secde pozisyonunda olduğunu söylüyorlar. Daha sonra yan yatırılmış. Yanına sıradan biri olduğunu vurgulamak için çanak çömlek koymuşlar.

Allahu Teala firavunu ve kavmini helak etmiştir, bedenini ibret olsun diye muhafaza edeceğini de vaad etmiştir. Bu ceset veya başka ceset olması o kadar mühim değildir. Fakat insanoğlu bu cesedi görecektir ki ibret olsun.  İngilizler bize özellikle dini konularda, mesela Mu kıtası gibi, gerçekleri saptırıp anlatabilirler. Kafalarımızı karıştırıp kalplerimize şüphe sokup manevi değerlerimizden uzaklaştırabilirler.  Acaba ingilizler firavunun Kızıldeniz’de boğulduğuna inanıyorlar mı. Hiç sanmam. İnanmadığı şeyi kimse savunmaz. 

Bir ingiliz veya kim olursa olsun inanmadığı meseleye sahip çıkmaz.

Bir vatandaşımız “British Museum’daki ceset bir firavuna ait değildir, çünkü firavunlar asla doğrudan savaşa katılmazlar yani savaşta ölen bir firavun yoktur” diyor. Firavunun İsrailoğullarını bizzat ordusu ile takip ettiği Kuranı kerimde vardır. Demek ki savaşta ölen bir firavun vardır o da budur.

“O dönemlerde, ceset üzerinde yapılmış testler sonucunda, tespit edilen yaşının tarihi itibariyle Hz. Musa (as) dönemine ait olabilecek (2500-3000 yıl önce) tarihlere işaret ettiği ve cesedin de Firavun’a ait olduğu uzmanlarca rapor edilmişti. Ayrıca çıkarıldığı yer de Firavun’un boğulduğu Kızıldenizdi.

Cesed Kızıldeniz’in kenarında Cebelein mevkiinde bulunmuş ve onu kızgın kumlar arasından 1881 senesinde çıkaran İngiliz araştırma ekibi tarafından müzeye götürülmüştür. Secde vaziyetinde duran cesedin tüm organlarının tam olduğu, hatta başındaki sararmış saçları ile sakallarının var olduğu görülmüştür. Cesedin en hayret verici özelliği ise mumyalanmamış olmasıdır. Bilindiği gibi mumyalanmış cesedlerin iç organlarının bazıları çıkarılmış ve ilaçlanmış durumdadır. Fakat bu cesede hiç bir işlem yapılmaış ve kimyevi madde kullanılmamıştır. Karbon 14 denen yöntemle en az 3000 yıllık olduğu kanıtlanmıştır.

Söz konusu ceset, Süveyş Kanalı açılırken denizin kenarında küçük bir tepecikte bulunmuş ve Londra’ya getirilmiştir”.

“Ünlü bir doktor ;

Bu cesedin üzerinde çarpmalardan oluşan izler olduğunu ve cesedin uzun bir süre suda kaldığını söyledi”.

Buradan anlaşılıyor ki ingilizler 1881 de firavunun cesedini buldular. Ancak onun yerine başka bir cesedi sergiliyor olabilirler. Gerçek ceset ise başka bir yerde fiziksel ve kimyasal korumalara karşı özel bir bölümde tutuluyor. Yerine konan ceset ona benzesin diye secde haline getirmiş olabilir. Kendileri Musa as hadisesine inanmadıkları için olsa gerek çıkıp açıkça bunun firavunun cesedi olmadığını da söyleyemiyorlar. Böyle bir cesedin varlığını da inkâr etmiyorlar. İsrailoğullarına zulmeden firavunun cesedinin bulunmadığını iddia etmemelerinin sebebi bilim dünyasından gelebilecek tenkidler olabilir. Çünkü bu firavuna ait cesedin gerçekten ingilizler tarafından 1881 de bulunduğunu bilen peş çok bilim insanı mevcuttur.

Allahu teala Kuranı kerim ve hadisi şerifler sadece firavunun cesedinin bulunacağını haber vermemiştir. Olmuş ve olacak pek çok şeyi haber vermiştir. Mesela Eshabi Kehf’in uyuduğunu (Kehf 19), suların bir birine karışmadığını (Furkan 53), gök ve yerlerin başlangıçta tek bir parçadan oluştuğunu Enbiya 30), bütün canlıların sudan yaratıldığını (Enbiya 30) ve kıyamette yerin yarılacağını (Zilzal 1,2) haber vermiştir.

Bunun gibi Kuranı kerimdeki bazı ayetlerden Nuh as’ın gemisinin de bir ibret olarak bırakıldığı anlaşılabilir mi. Aşağıdaki ayetler bunu haber veriyor olabilir mi. Acaba tufanın kendisi mi ibret olarak bırakıldı, yoksa tufanın merkezine yerleşen geminin bir gün bulunup ibret olacağı mı. Tabiki doğrusunu Allahu teala bilir.

25:37 – Nuh kavmine gelince, Peygamberleri yalancılıkla itham ettiklerinde, onları suda boğduk ve kendilerini insanlar için bir ibret yaptık. Biz zalimler için acıklı bir azab hazırlamışızdır.

26:121 – Şüphesiz bunda mutlak bir âyet (alınacak ders) vardır; ama çokları iman etmiş değillerdir.

29:15 – Fakat biz onu ve gemidekileri kurtardık ve bunu âlemlere bir ibret yaptık.

37:78 – Hem de sonradan gelenler içinde güzel bir namını bıraktık.

54:15 – Bunu bir ibret olarak bıraktık, ibret alan yok mudur?

54:16 – Benim azabım ve uyarılarım nasılmış (görsünler)